Bir Hayalin Bedeli: Emine’nin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık anne! Benim de bir hayatım var!” diye bağırdım, sesim titreyerek. Annem, mutfağın ortasında elindeki çay bardağını masaya öyle bir bıraktı ki, ince belli camdan çıkan ses evin sessizliğini böldü. Gözleri doldu, ama bana bakmadı. O an, çocukluğumdan beri ilk defa ona karşı çıktım. İçimde yıllardır biriken öfke, korku ve çaresizlik, tek bir cümlede patladı.
Ben Emine. 32 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın ikinci katında yaşıyorum. Hayatım boyunca annemin ve babamın isteklerine göre yaşadım. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gitmek istedim, ama babam “Kız kısmı okuyup da ne olacak? Evde otur, annene yardım et,” dedi. Annem ise sessizce başını eğdi, bana bakmadı bile. O gün içimde bir şeyler kırıldı ama sustum. Çünkü bizim evde kız çocukları konuşmazdı, hele ki hayal kurmazdı.
Yıllar geçti. Mahallede herkes gibi ben de genç yaşta evlendirildim. Kocam Mehmet iyi bir adamdı ama hayalleri yoktu. Hayat onun için sabah işe gidip akşam eve gelmekten ibaretti. Ben ise her gece pencereden dışarı bakıp başka bir hayatın hayalini kurardım. Bir gün Kadıköy’de bir kitapçıda çalışmak, kendi paramı kazanmak, insanlarla sohbet etmek isterdim. Ama bu isteklerimi kimseye söyleyemezdim. Çünkü bizim mahallede kadınlar çalışmazdı, hele ki kitapçıda hiç çalışmazdı.
Bir gün, oğlum Yusuf’u okula bırakırken mahallede yeni açılan bir kütüphanenin ilanını gördüm: “Gönüllü arıyoruz.” Kalbim deli gibi atmaya başladı. Eve döndüğümde anneme söyledim: “Anne, kütüphanede gönüllü olmak istiyorum.” Annem yüzüme bile bakmadan “Ev işin bitmeden hiçbir yere gidemezsin,” dedi. O an içimdeki umut sönmedi; aksine daha da büyüdü.
Gizli gizli başvurdum kütüphaneye. Kabul edildim. İlk günümde ellerim titriyordu ama içimde tarifsiz bir mutluluk vardı. Raflara kitap dizerken, çocuklara masal okurken kendimi ilk defa özgür hissettim. Akşam eve döndüğümde yüzümdeki gülümsemeyi saklayamadım. Mehmet sordu: “Neden bu kadar mutlusun?” Yalan söyledim: “Bugün Yusuf çok güzel bir resim yaptı.”
Günler böyle geçti. Her gün kütüphaneye gitmek için bahaneler uydurdum: “Yusuf’un ödevi var, komşuya yardım edeceğim…” Ama annem şüphelendi. Bir akşam sofrada bana dik dik baktı: “Senin bir iş çevirdiğin var Emine. Doğru söyle!”
O an içimdeki korku ve suçluluk birbirine karıştı. “Anne, ben kütüphanede gönüllü çalışıyorum,” dedim titrek bir sesle. Sofrada buz gibi bir sessizlik oldu. Babam kaşığını masaya bıraktı: “Biz sana güvenip evimizi emanet ettik, sen ne yapıyorsun?” Annem ağlamaya başladı: “Bizi rezil ettin Emine! Mahalle ne der?”
O gece sabaha kadar ağladım. Mehmet sessizce yanıma geldi: “Bak Emine, ben sana karışmam ama annemler çok üzülüyor. İstersen bırak şu işi.” O an anladım ki, hayatım boyunca hep başkalarının mutluluğu için yaşamışım.
Ama bu sefer vazgeçmedim. Kütüphanede çalışmaya devam ettim. Mahallede dedikodular başladı: “Emine iyice şaşırdı,” dediler. Annem bana küstü, babam konuşmadı. Mehmet ise arada sırada surat asmaya başladı.
Bir gün kütüphanede küçük bir kız çocuğu yanıma geldi: “Abla, bana masal okur musun?” Gözlerindeki heyecanı görünce içim ısındı. O an anladım ki, ben sadece kendi hayalim için değil, başka çocukların da hayal kurabilmesi için buradayım.
Ama ailemle aramdaki mesafe her geçen gün arttı. Annem hastalandı, hastaneye kaldırdık. Yanına gittiğimde bana sırtını döndü: “Sen artık benim kızım değilsin,” dedi fısıltıyla.
O an içimdeki bütün umutlar yıkıldı sandım. Ama sonra düşündüm: Ben kimim? Ne için yaşıyorum? Kendi hayatımı mı yaşayacağım yoksa başkalarının isteklerine göre mi şekilleneceğim?
Aylar geçti. Annem iyileşti ama bana hâlâ küskün. Babamla aramızda soğuk bir duvar var. Mehmet’le aramızda ise sessiz bir anlaşma: O bana karışmıyor, ben de ona yük olmamaya çalışıyorum.
Şimdi penceremin önünde oturup dışarıdaki çocukların sesini dinliyorum. İçimde hâlâ bir burukluk var ama aynı zamanda gururluyum da… Çünkü ilk defa kendi hayatımı yaşıyorum.
Bazen düşünüyorum: Bir kadının kendi hayallerinin peşinden gitmesi neden bu kadar zor? Ailemizle aramızdaki sevgi mi daha önemli yoksa kendi mutluluğumuz mu? Siz olsanız hangisini seçerdiniz?