Bir Zamanlar Kadıköy’de: Eski Eşyaların Sırrı

“Yine mi kavga ediyorsunuz?” diye bağırdım, kapının aralığından annemle babamın sesleri mutfağı doldururken. Babamın öfkeli sesi, annemin titrek fısıltısına karışıyordu. O an, evin duvarları üstüme üstüme gelmişti sanki. Yedi yaşındaydım ve İstanbul’un Kadıköy’ünde, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorduk. Babam işsizdi, annem ise evlere temizliğe gidiyordu. Her ay sonu geldiğinde evde bir huzursuzluk başlardı; faturalar, kira, mutfak masrafı… Ben ise, bütün bu gürültünün arasında kaçacak bir yer arardım.

Bir gün, okuldan dönerken yolumu biraz uzattım. Bahariye Caddesi’nin köşesinde, camları tozlu bir dükkân dikkatimi çekti: “Yusuf’un Eski Eşya Dükkânı”. İçerisi karanlıktı ama vitrine dizilmiş eski oyuncaklar, kitaplar ve türlü türlü eşyalar gözlerimi kamaştırdı. Kapıyı ittim, eski bir zil çaldı. İçeride yaşlıca bir adam – Yusuf Amca – bana gülümsedi. “Hoş geldin evlat,” dedi. “Bakmak istediğin bir şey mi var?”

O günden sonra, her fırsatta o dükkâna uğramaya başladım. Yanımda en yakın arkadaşlarım Zeynep ve Emre de vardı. Bizim için orası bir hazine sandığıydı; her rafta başka bir hikâye, her köşede yeni bir macera saklıydı. Yusuf Amca bazen bize eski İstanbul’u anlatırdı; tramvayların caddede tıkır tıkır gittiği günleri, Moda’da denize girilen zamanları…

Bir gün, rafta tozlu bir kutu buldum. Kutunun üstünde eski harflerle “Hatıralar” yazıyordu. Kutuyu açtığımda içinden sararmış mektuplar, bir fotoğraf ve paslı bir anahtar çıktı. Zeynep hemen atıldı: “Bunlar kimin acaba?” Emre ise anahtarı eline aldı: “Belki de gizli bir sandığın anahtarıdır!”

O akşam eve döndüğümde annem yine ağlıyordu. Babam ise balkonda sigara içiyordu; gözleri uzaklara dalmıştı. Sessizce odama çekildim ve kutudan çıkan mektupları okumaya başladım. Mektuplar, 1970’lerde birbirine âşık iki gencin gizli buluşmalarını anlatıyordu. Her satırda umut, korku ve özlem vardı. O âşıkların hayalini kurarken kendi ailemin neden bu kadar mutsuz olduğunu düşündüm. Annemle babam da bir zamanlar birbirini sevmiş miydi? Yoksa hayatın yükü onları da mı ezmişti?

Ertesi gün okula gitmek istemedim. Karnım ağrıyor dedim ama annem anlamadı; “Hadi oğlum, geç kalacaksın,” dedi. Okuldan sonra yine dükkâna koştum. Yusuf Amca bana çay ısmarladı. “Her eşyanın bir hikâyesi vardır,” dedi usulca. “Bazen insanlar da eski eşyalar gibi kırılır, unutulur ama içlerinde hâlâ umut taşırlar.”

Bir gün, babam eve sarhoş geldi. Annemle öyle bir kavga ettiler ki komşular kapıya dayandı. O gece Zeynep’in evinde kaldım. Zeynep’in ailesi daha huzurluydu; sofrada herkes birbirine gülümsüyordu. İçimden “Neden bizim evde böyle olamıyor?” diye geçirdim.

Yusuf Amca’nın dükkânında geçirdiğimiz günler bana nefes aldırıyordu ama hayatın gerçekleri peşimizi bırakmıyordu. Bir sabah annem bana okul harçlığını veremedi; “Bugün idare et oğlum,” dedi gözleri dolarak. O an içimde tarifsiz bir öfke ve utanç hissettim. Okulda kantinin önünde durdum; arkadaşlarım simit alırken ben sadece izledim.

Bir akşam Emre ile dükkânda otururken Yusuf Amca bize eski bir radyo gösterdi: “Bu radyodan ilk defa Barış Manço’yu dinlemiştim,” dedi gözleri parlayarak. “O zamanlar her şey daha güzeldi sanki.” Emre sordu: “Siz hiç pişman oldunuz mu?” Yusuf Amca derin bir iç çekti: “Hayatta herkesin pişmanlığı olur evlat… Ama önemli olan vazgeçmemek.”

Bir gün, dükkâna belediyeden iki adam geldi. Ellerinde belgeler vardı; Yusuf Amca’ya buranın yıkılacağını söylediler. O an hepimiz donup kaldık. Yusuf Amca’nın gözlerinde ilk defa çaresizlik gördüm. Dükkan kapanırsa nereye gidecektik? Hayallerimiz, sığındığımız o küçük dünya yok olacaktı.

O gece eve döndüğümde annemle babam sessizdi. Annem bana sarıldı: “Her şey düzelecek oğlum,” dedi ama sesinde inanç yoktu. Ben ise ilk defa onlara kızmadım; belki de onlar da bizim gibi çaresizdi.

Sonunda dükkân kapandı. Yusuf Amca mahalleden taşındı; biz ise büyüdük ve dağıldık. Şimdi yıllar sonra o günleri düşündüğümde içimde hem hüzün hem de minnet var. O eski eşya dükkânı bana umut etmeyi, dostluğu ve hayatın acımasızlığını öğretti.

Bazen düşünüyorum: İnsan en çok hangi anı özler? Mutlu olduğu zamanları mı, yoksa hayal kurabildiği çocukluğunu mu? Sizce hangisi daha değerli?