Bir Annemin Gölgesinde: Hayatımın En Zor Baharı

“Yine mi aynı laf, oğlum? Benimle uğraşmaktan bıkmadın mı?” Annemin sesi mutfağın kapısından koridora kadar yankılandı. Elimdeki çay bardağını tezgâha bırakırken içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. O an, hayatımın en zor baharına adım attığımı bilmiyordum.

İstanbul’da tek başıma yaşarken, özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. İşim vardı, arkadaşlarım hafta sonları uğrardı, akşamları kitap okur ya da eski Türk filmleri izlerdim. Annem ise Bursa’da, babamı kaybettikten sonra yalnız kalmıştı. Arada sırada telefon açar, “İyiyim oğlum, merak etme,” derdi. Ama geçen kış, komşusu Ayşe Teyze arayıp annemin banyoda düştüğünü söylediğinde, içimde bir şeyler koptu. O gün valizimi topladım ve Bursa’ya gittim.

Annemin gözlerinde korku vardı. “Ben iyiyim,” dedi, ama elleri titriyordu. Doktor, yaşlılık ve yalnızlık yüzünden hem fiziksel hem de psikolojik olarak zorlandığını söyledi. “Yanında biri olmalı,” dedi doktor. O an karar verdim: Annemi İstanbul’a yanıma alacaktım.

Taşınma günü geldiğinde annem eski evinin kapısında uzun süre durdu. “Buraları bırakmak kolay mı sanıyorsun?” dedi gözleri dolarak. Ben ise ona yeni bir hayat sunacağımı düşünüyordum. Ama işler hiç de beklediğim gibi gitmedi.

İlk haftalar kabus gibiydi. Annem sabah ezanında kalkıp evi süpürmeye başlıyor, ben ise gece geç saatlere kadar çalıştığım için uykusuz kalıyordum. Her şeye karışıyor, “Oğlum, şu gömleği ütülemedin mi?” ya da “Bu yemek çok tuzlu olmuş,” diyordu. Bir gün işten yorgun argın geldiğimde, annemi mutfakta ağlarken buldum.

“Ne oldu anne?” dedim telaşla.

“Ben sana yük oldum,” dedi hıçkırarak. “Senin düzenini bozuyorum.”

O an içimde bir suçluluk duygusu kabardı. Ona sarıldım ama kelimeler boğazımda düğümlendi. O günden sonra daha dikkatli olmaya çalıştım ama annemin alışkanlıklarıyla benimkiler sürekli çatışıyordu.

Bir akşam sofrada tartıştık. “Senin yüzünden arkadaşlarımı göremiyorum,” dedim istemeden. Annem sessizce başını eğdi. O gece odamda kendi kendime ağladım. Hem anneme hem de kendime kızgındım.

Günler geçtikçe annemin hastalığı ilerledi. Hafızası zayıflamaya başladı; bazen beni babam sanıyor, bazen de çocukluğumdaki gibi bana masal anlatıyordu. Bir sabah banyoda yere düştü ve ben onu kaldırırken ellerim titredi.

“Anne, neden bana güvenmiyorsun?” diye sordum öfkeyle.

“Ben sana yük olmak istemiyorum oğlum,” dedi yine.

Bir gün işyerinde patronum çağırdı: “Evdeki sorunlarını işe yansıtma,” dedi sertçe. O an anladım ki hayatımın her alanı altüst olmuştu. Arkadaşlarım aramayı bıraktı, hobilerimden uzaklaştım, geceleri uykusuz kalmaya başladım.

Bir akşam annemle televizyon izlerken eski bir fotoğraf albümü bulduk. Annem albümü açtı ve çocukluğumdaki fotoğraflara bakarken gözleri doldu.

“Sen küçükken de böyle inatçıydın,” dedi gülümseyerek.

“Sen de hep bana kızardın,” dedim ben de gülerek.

O an aramızdaki buzlar biraz olsun eridi. Ama ertesi sabah yine tartıştık; bu sefer konu kahvaltıydı.

Bir gece annem ateşlendi. Hastaneye koşturduk. Doktor bana dönüp, “Annenin sana ihtiyacı var ama senin de kendine ihtiyacın var,” dedi. O an ilk defa ağladım; hastane koridorunda, annemin başucunda sessizce ağladım.

O günden sonra yardım almaya karar verdim. Mahalledeki bir bakıcı kadınla anlaştım; gündüzleri o ilgilenecek, ben de biraz nefes alacaktım. Ama annem bunu duyunca çok kızdı.

“Ben yabancıya muhtaç mıyım?” diye bağırdı.

“Anne, ben de insanım! Benim de yorulmaya hakkım var!” dedim ilk defa sesimi yükselterek.

O gece ikimiz de ayrı odalarda sabaha kadar uyuyamadık.

Bir sabah annem yanıma geldi, elini omzuma koydu:

“Oğlum, ben senin hayatını mahvetmek istemedim,” dedi gözleri dolu dolu.

“Anne, ben de seni yalnız bırakmak istemedim,” dedim sessizce.

O an birbirimize sarıldık ve uzun süre öylece kaldık.

Şimdi annem hâlâ yanımda; hastalığı ilerliyor ama ben artık daha sabırlıyım. Bazen hâlâ tartışıyoruz ama artık birbirimizi daha iyi anlıyoruz. Hayatım eskisi gibi değil; özgürlüğümden çok şey kaybettim ama annemin gözlerinde gördüğüm minnettarlık her şeye değer.

Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insan ne kadar değişebilir? Sevgi için ne kadar fedakârlık yapılır? Siz olsanız ne yapardınız?