Sadece Bir Bankamatik Miyim? – Bir Türk Annenin Kendini Arayışı
“Anne, bu ay da para gönderecek misin?”
Telefonun ucundaki Elif’in sesi, her zamanki gibi aceleci ve beklenti doluydu. O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır Almanya’da temizlik işlerinde çalışıyor, her kuruşumu kızlarımın geleceği için biriktiriyordum. Ama artık, her konuşmamızın başında para konuşuluyordu. Sanki ben sadece bir bankamatiktim, bir anne değil.
Küçükken Elif ve Zeynep’in saçlarını tarar, onlara masallar anlatırdım. O zamanlar gözlerindeki sevgiyi hissederdim. Şimdi ise aramızda kilometrelerce mesafe ve görünmez duvarlar vardı. Onlar Türkiye’de, ben ise soğuk bir Alman kasabasında, tek başıma bir odada yaşıyordum. Her sabah işe giderken içimdeki özlem büyüyordu. Ama en çok da, anneliğimin değersizleştiğini hissetmek acıtıyordu.
Bir akşam, işten döndüğümde annemden bir mesaj aldım: “Kızların yine tartıştı. Zeynep okulu bırakmak istiyor.” Kalbim sıkıştı. Hemen aradım Zeynep’i. “Kızım, neden böyle düşünüyorsun?” dedim. Sessiz kaldı önce. Sonra hıçkırarak konuştu: “Anne, sen yokken her şey çok zor. Elif’le sürekli kavga ediyoruz. Kimse beni anlamıyor.”
O an, yıllardır süren fedakarlığımın bedelini düşündüm. Kızlarımın yanında olamadığım için suçluluk duydum. Ama aynı zamanda, onların bana sadece para için ihtiyaç duyması da içimi kemiriyordu.
Bir hafta sonra Elif aradı: “Anne, üniversite harcı için acil para lazım.”
“Peki ya ben?” dedim istemsizce. “Hiç merak etmiyor musunuz burada ne haldeyim? Sadece para mı önemli?”
Elif sustu. Sonra öfkeyle cevap verdi: “Sen seçtin gitmeyi! Biz istemedik ki!”
O gece sabaha kadar ağladım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. Kendime sordum: Ben nerede hata yaptım? Kızlarımın iyi bir hayatı olsun diye kendimi unuttum, ama onlar beni unuttu.
Bir gün işyerinde Ayşe ablayla dertleştik. O da yıllardır ailesinden uzakta çalışıyordu.
“Biliyor musun Hatice,” dedi, “bizim gibi kadınlar hep kendini feda ediyor. Ama kimse bizim ne hissettiğimizi sormuyor.”
O sözler içime işledi. Gerçekten de kimse bana ‘Nasılsın?’ dememişti yıllardır.
Bir akşam cesaretimi topladım ve kızlarımla görüntülü konuşma başlattım.
“Bakın kızlar,” dedim titreyen sesimle, “ben sizi çok seviyorum. Ama artık sadece para gönderen biri olmak istemiyorum. Sizinle konuşmak, dertlerinizi dinlemek istiyorum. Ben de yoruldum, ben de insanım.”
Elif gözlerini kaçırdı, Zeynep ağlamaya başladı.
“Anne,” dedi Zeynep, “bize kızgın mısın?”
“Hayır,” dedim, “ama kırgınım. Sizi büyütmek için kendimi unuttum. Şimdi ise sizinle yeniden bağ kurmak istiyorum.”
O günden sonra ilişkimiz yavaş yavaş değişmeye başladı. Her hafta görüntülü konuşmalar yaptık; bazen sadece havadan sudan konuştuk, bazen dertleştik. Elif ilk defa bana okulda yaşadığı zorlukları anlattı. Zeynep ise resim yapmaya başladığını söyledi.
Ama kolay olmadı. Bir gün Elif yine para istediğinde dayanamadım:
“Elif,” dedim, “benim de hayallerim var. Belki Türkiye’ye dönüp küçük bir kafe açmak istiyorum. Sen hiç bunu düşündün mü?”
Elif şaşırdı: “Senin hayalin mi? Hiç anlatmadın ki…”
İşte o an anladım; ben de kendimi anlatmamıştım onlara. Sadece onların ihtiyaçlarını düşünmüş, kendi isteklerimi hep bastırmıştım.
Bir gün annem aradı: “Kızım, kendini de düşün biraz. Onlar büyüdü artık.”
Bu sözler bana güç verdi. Almanya’da biriktirdiğim parayla küçük bir kursa yazıldım; pastacılık kursu… Her hafta yeni tarifler öğrendim, fotoğraflarını kızlarıma gönderdim.
Bir gün Zeynep mesaj attı: “Anne, senin pastalarını çok özledim.”
İşte o zaman gözlerim doldu ama bu sefer mutluluktan…
Aylar geçti. Kızlarım bana daha çok açılmaya başladı. Elif bir gün şöyle dedi:
“Anne, senin de mutlu olmanı istiyorum artık.”
Şimdi Türkiye’ye dönmeye hazırlanıyorum. Kendi ayaklarım üzerinde durmak, hem anne hem de kadın olarak yeniden var olmak istiyorum.
Bazen düşünüyorum: Yıllarca ailem için yaşadım ama kendimi ne kadar ihmal ettim? Sizce bir anne kendi mutluluğunu aramaya hakkı yok mu? Ya da fedakarlıklarımızı anlatmadığımız sürece çocuklarımız bizi gerçekten anlayabilir mi?