Bir Pazar Günü: Kayınvalidemin Gölgesinde Kalan Hayatım
“Senin evin daha büyük, Zeynep. Gökhan’ın kardeşi burada rahat edemez. Birkaç yıl sizde kalsın, üniversiteyi bitirene kadar.”
Kayınvalidem Şükran Hanım’ın sesi sofrada yankılandı. Elimdeki çatal titredi, pilav tabağıma bir damla limon suyu düştü. Gözüm eşime kaydı; Gökhan başını öne eğmiş, sessizce çorbasını karıştırıyordu. O an, içimde bir şeylerin çatırdadığını hissettim. Sanki o pazar günü, annemin evinden çıkıp bu aileye katıldığım ilk gün gibi yalnızdım.
Gerginliği ilk fark eden kayınpederim oldu. “Şükran, çocukların düzeni var. Zeynep’in de işi gücü var,” dedi ama sesi cılız çıktı. Şükran Hanım ise gözlerini bana dikti: “Zeynep kızım, sen iyi bir gelinsin. Gergő’ye sahip çıkarsın, değil mi?”
Gergő, yani Gökhan’ın küçük kardeşi, masanın ucunda sessizce oturuyordu. Onunla aramızda hiçbir zaman gerçek bir bağ oluşmamıştı. Liseyi yeni bitirmişti ve İstanbul Üniversitesi’ni kazanmıştı. Şükran Hanım ise oğlunun büyük şehirde yalnız kalmasını istemiyordu. Ama neden bizim evimiz? Neden yine ben?
O an içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Yıllardır bu ailede hep fedakarlık yapan ben olmuştum. Evlendiğimizde, işimi bırakıp Gökhan’ın memleketine taşındım. Kendi ailemden uzak kaldım, yeni bir hayata alışmaya çalıştım. Şimdi de genç bir adamın sorumluluğu bana yükleniyordu.
Sofrada bir sessizlik oldu. Herkes cevabımı bekliyordu. Annemden öğrendiğim sabırla gülümsedim: “Tabii ki, Şükran Hanım. Gergő’ye kapımız açık.”
Ama içimden geçenleri kimse duymadı.
O gece Gökhan’la yatakta sırt sırta yattık. O konuşmak istemedi, ben ise gözyaşlarımı yastığıma akıttım. Ertesi sabah kahvaltıda sessizliğimiz devam etti. Gökhan sonunda dayanamayıp sordu:
“Zeynep, gerçekten istiyor musun bunu?”
Bir an duraksadım. “Sen ne istiyorsun?” dedim.
Gözlerini kaçırdı. “Annemin gönlü olsun istiyorum.”
İşte o an anladım: Bu evde hep başkalarının gönlü olsun diye yaşıyordum.
Gergő taşındığında evimizdeki düzen tamamen değişti. Akşam yemeklerinde üç kişilik masamızda dördüncü bir sandalye vardı artık. Gergő’nün eşyaları salonda yığılı duruyordu; odasını hazırlayana kadar her yer dağınıktı. Ben işten yorgun dönüyor, bir de ona yemek hazırlıyor, çamaşırlarını yıkıyor, derslerine yardımcı oluyordum.
Bir akşam işten eve döndüğümde mutfakta Şükran Hanım’ı buldum. Anahtarını Gökhan vermişti, haberim yoktu.
“Zeynep kızım, Gergő’nün gömlekleri ütülenmemiş,” dedi.
İçimdeki sabır taşı çatladı: “Ben de çalışıyorum Şükran Hanım! Her şeye yetişemiyorum.”
Şükran Hanım’ın yüzü asıldı: “Bizim zamanımızda kadınlar şikayet etmezdi.”
O gece Gökhan’la büyük bir kavga ettik.
“Senin ailene yetemiyorum!” diye bağırdım.
Gökhan ise sessizce odadan çıktı.
Günler geçtikçe evdeki huzur kayboldu. Gergő’nün sınavları vardı, sürekli stresliydi. Ben ise kendi hayatımı yaşayamadan başkalarının isteklerine yetişmeye çalışıyordum. Bir gün işyerinde bayıldım; doktor stres ve yorgunluktan olduğunu söyledi.
Annem aradı: “Kızım, kendini bu kadar harcama,” dedi.
Ama nasıl harcamayayım? Bu ailede bana biçilen rol buydu sanki.
Bir akşam Gergő mutfakta yanıma geldi:
“Abla, sana yük olduğumu biliyorum. Ama başka çarem yoktu.”
O an ona kızamadım. O da bu düzenin kurbanıydı belki de.
Bir gece Gökhan’la oturup konuştuk:
“Ben artık kendimi kaybediyorum,” dedim ağlayarak.
Gökhan ilk kez beni gerçekten dinledi.
“Biliyorum Zeynep,” dedi. “Ama annemi kırmak istemedim.”
“Ya beni?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Gökhan annesiyle konuştu ve Gergő’ye başka bir çözüm bulmaya karar verdik. Belki de ilk kez kendi ailemizi önceliklendirdik.
Şimdi geriye dönüp bakınca soruyorum kendime: Bir kadının sınırları nerede başlar, nerede biter? Hep başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendimizi ne zaman kaybediyoruz? Siz olsaydınız ne yapardınız?