Altıncı On Yılımda Yalnızlık: Bir Anne, Bir Ev, Bir Bekleyiş

“Nerede kaldınız? Saat sekizi geçti, hâlâ gelen yok…” diye mırıldandım kendi kendime, mutfağın kapısında ellerim önlüğümde kenetlenmiş. Fırından yeni çıkardığım böreklerin kokusu bütün evi sarmıştı. Masanın üstünde annemden kalma dantel örtü, kristal tabaklar, çocukluğumdan beri sakladığım o eski çaydanlık… Her şey hazırdı. Sadece onlar eksikti.

Telefonumun ekranına bir kez daha baktım. Ne bir arama, ne bir mesaj. Oysa haftalarca uğraşmıştım bu gün için. Altmışıncı yaşım… Hayatım boyunca ilk defa kendim için bir şey istemiştim: Çocuklarım, torunlarım ve sevdiklerimle aynı masada oturmak. O kadar mı zordu bu?

İçimde bir sızıyla salona geçtim. Televizyonda haberler dönüyordu. İstanbul’da trafik yine felçmiş. “Belki yoldadırlar,” dedim kendi kendime. Ama içimdeki o tanıdık ses, “Yine gelmeyecekler,” diye fısıldıyordu.

Birden kapı zili çaldı. Kalbim hızla atmaya başladı. Koştum, açtım kapıyı. Karşımda sadece apartman görevlisi İsmail vardı.

“Hayırdır Ayşe Teyze, misafir mi bekliyorsun? Kapının önünde güzel kokular var da…”

Gülümsedim, ama gözlerim doldu. “Evet İsmailciğim, çocuklar gelecek diye hazırlık yaptım.”

İsmail başını eğdi, “Allah gönlüne göre versin,” dedi ve gitti.

Saat dokuzu geçtiğinde artık umutlarım tükenmişti. Oturdum masanın başına, gözlerim dolu dolu. Bir tabak aldım önüme; biraz börek, biraz sarma koydum. Çatalı elime aldım ama boğazımdan tek lokma geçmedi.

O sırada telefonum titredi. Nihayet! Kızım Elif’ten mesaj geldi: “Anneciğim, çok yoğunum, şirkette kriz çıktı. Kutlamanı başka zamana bıraksak olur mu?”

Oğlum Murat’tan ise sadece kısa bir sesli mesaj: “Anne, çocuklar hasta oldu. Zaten Bahar da yorgun. Haftaya uğrarız.”

Bir an için öfkelendim. Yıllarımı verdim onlara… Elif’in üniversite masrafları için bileziklerimi sattım. Murat’ın evlenmesi için yıllarca biriktirdiğim altınları bozdurdum. Hatta geçen yıl onlara şu apartmandaki üç odalı daireyi hediye ettim; “Başınızı sokacak bir eviniz olsun,” dedim.

Ama şimdi… Şimdi altmışıncı yaş günümde tek başıma oturuyordum.

Gece ilerledikçe anılar gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Rahmetli eşim Mehmet’le ilk tanıştığımız gün… Çocukların doğumu… İlkokul gösterileri… O eski bayram sabahları… Her şey ne kadar uzakta kalmıştı.

Birden içimde bir öfke kabardı. Telefonu elime aldım, Elif’i aradım. Açmadı. Murat’a mesaj attım: “Bugün benim için çok önemliydi. Sadece bir günümü istedim sizden.”

Cevap gelmedi.

Sabah olduğunda masadaki yemekler soğumuştu. Gözlerim şişmişti ağlamaktan. Komşum Fatma Hanım uğradı kapıma.

“Ayşe abla, dün akşam ışıkların sönmedi. Bir şey mi oldu?”

Dayanamadım, anlattım her şeyi. Fatma Hanım sarıldı bana: “Bizim zamanımızda aile bir arada olurdu Ayşe abla… Şimdi herkes kendi derdinde.”

O gün akşamüstü Elif aradı sonunda.

“Anneciğim, çok üzgünüm ama gerçekten işler karıştı. Haftaya hep birlikte kahvaltı yaparız, söz.”

Sesi yorgundu ama samimi miydi bilmiyorum. “Elif,” dedim titreyen bir sesle, “Ben size ev verdim, hayatımı verdim… Bir günümü çok mu gördünüz?”

Sessizlik oldu telefonda.

“Anne… Lütfen böyle konuşma. Biz de üzülüyoruz ama hayat çok zor…”

O an anladım ki, artık onların hayatında ben sadece bir detayım. Onların öncelikleri değişmişti; iş, çocuklar, eşler… Ben ise eski bir fotoğraf gibi duvarda asılı kalmıştım.

Bir hafta sonra söz verdikleri gibi geldiler kahvaltıya. Masada gülüştüler, çocuklar koşuşturdu… Ama ben o eski sıcaklığı bulamadım bir türlü.

Kahvaltıdan sonra Elif yanıma geldi:

“Anneciğim, sana ihtiyacımız var biliyorsun… Çocuklara bakabilir misin? Bahar da iş buldu, Murat’ın işleri yoğun.”

İçimde bir buruklukla gülümsedim: “Tabii kızım…”

Ama o an karar verdim; bundan sonra kendim için de yaşayacaktım biraz.

O gece pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum:

“Bir anne ne zaman kendini düşünmeye başlar? Fedakarlıklarımızın karşılığı sadece yalnızlık mı olmalı?”

Siz olsaydınız ne yapardınız? Çocuklarınızdan beklentilerinizi azaltır mıydınız yoksa mücadele etmeye devam mı ederdiniz?