Terk Edilmiş Bir Çocukluğun Yankısı: Hiç Kapanmayan Bir Yara

“Baba, ne olur gel… Sadece bir kez olsun, gel…” diye içimden defalarca geçirdim. O an hastane odasında, alçıya alınmış bacağımın acısından çok, içimdeki boşluk yakıyordu canımı. Annem Elif Hanım, başucumda oturuyordu; elleri dizlerinde kenetli, gözleri camdan dışarıya dalmıştı. O kadar yakındı ki bana, ama bir o kadar da uzaktı. Sanki aramızda görünmez bir duvar vardı.

“Anne, babama haber verdin mi?” dedim titrek bir sesle. Gözlerini kaçırdı benden. “Aradım kızım, açmadı,” dedi kısık bir sesle. O an içimde bir şeyler koptu. Babamın beni istemediğini, aramıza mesafeler koyduğunu o kadar net hissettim ki…

Babam Mahmut Bey, annemle boşandıklarından beri hayatımızda yoktu. Arada sırada bayramlarda arar, kısa konuşur, sonra yine kaybolurdu. Ama ben hep umut ettim; belki bir gün değişir, belki bir gün gelir ve bana sarılır diye. O gün hastanede, bacağım kırıkken, acıdan çok onun yokluğunun ağırlığı altında eziliyordum.

Odamda annemle baş başa kaldık. Annem sessizce çantasını karıştırdı, telefonunu tekrar eline aldı. “Bir daha arayayım mı?” dedi. Gözlerim doldu; “Lütfen…” dedim. Annem numarayı çevirdi, hoparlörü açtı. Telefon uzun uzun çaldı, sonra babamın soğuk sesi duyuldu: “Alo?”

“Mahmut, Zeynep’in bacağı kırıldı. Hastanedeyiz,” dedi annem. Babam kısa bir sessizlikten sonra, “Geçmiş olsun,” dedi ve ekledi: “Benim şimdi işim var.” Sonra telefon kapandı. Annem başını öne eğdi, ben ise yastığa gömülüp sessizce ağladım.

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Okula döndüğümde arkadaşlarım geçmiş olsun dedi, bazıları ziyarete geldi. Ama içimdeki yara büyüdü de büyüdü. Herkesin babası vardı; okul çıkışında onları almaya gelen, bayramlarda elini öpen… Benimse sadece annem vardı ve onun da sevgisi eksikti sanki.

Annemle ilişkimiz de kolay değildi. O da genç yaşta evlenmiş, hayallerini bir kenara bırakıp benim için mücadele etmişti. Ama hayat onu da yormuştu; bazen bana karşı sabırsız olurdu, bazen de sessizce ağlardı geceleri. Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken ona sordum: “Anne, babam neden bizi istemiyor?” Ellerini duruladı, yüzüme baktı: “Bazen insanlar sevgisiz büyür kızım. Sevgisiz büyüyenler de sevgi veremez.”

Bu sözler beynime kazındı. O günden sonra babamı suçlamaktan vazgeçtim ama içimdeki boşluk dolmadı. Okulda başarılı olmaya çalıştım; belki takdir alırsam babam gurur duyar diye düşündüm. Her karne günü eve umutla döndüm ama babamdan ne bir telefon geldi ne de bir tebrik mesajı.

Liseye başladığımda hayat daha da zorlaştı. Annem iş bulmak için sabahları erken çıkıyor, akşamları yorgun dönüyordu. Evde yalnız kalmaya alıştım; yemekleri kendim hazırladım, ödevlerimi tek başıma yaptım. Bazen pencereden dışarı bakıp babamın bir gün kapıyı çalmasını hayal ettim. Ama o hiç gelmedi.

Bir gün okuldan eve dönerken mahalledeki çocukların babalarıyla top oynadığını gördüm. İçimde kıskançlık ve öfke karışımı bir duygu kabardı. Eve girip kapıyı sertçe çarptım. Annem mutfakta yemek yapıyordu.

“Neden ben baba sevgisi göremiyorum? Neden herkesin babası var da benim yok?” diye bağırdım.

Annem gözlerini sildi, yanıma geldi ve sarıldı: “Ben de isterdim kızım… Ama bazı şeyleri değiştiremiyoruz.”

O gece uzun süre ağladım. Sonra karar verdim; artık kimseye ihtiyacım yoktu. Güçlü olacaktım, kendi ayaklarım üzerinde duracaktım.

Üniversite sınavına hazırlandığım yıl annem hastalandı. Evdeki yük tamamen bana kaldı; hem ders çalıştım hem de anneme baktım. Bazen geceleri annemin odasına girip nefesini dinlerdim; ya bir gün onu da kaybedersem diye korkardım.

Sınav sonuçları açıklandığında İstanbul’da iyi bir üniversiteyi kazandım ama annemi bırakıp gitmek istemedim. Annem ise ısrar etti: “Hayatını yaşa kızım, ben iyiyim.”

İstanbul’a taşındığımda ilk defa kendimi özgür hissettim ama yalnızlığım daha da derinleşti. Yurt odasında geceleri ağladığım çok oldu. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken ben susardım.

Bir gün yurtta oda arkadaşım Ayşe sordu: “Senin babanla aran nasıl?”

Gözlerim doldu: “Babam yok gibi…” dedim kısaca.

Ayşe sarıldı bana: “Bazen aile kan bağıyla olmuyor Zeynep. Biz senin aileniz.”

O sözler içimi biraz rahatlattı ama yara hâlâ oradaydı.

Yıllar geçti; mezun oldum, iş buldum, kendi ayaklarım üzerinde durdum. Annemle ilişkimiz zamanla güçlendi; ona minnettar kaldım hep.

Bir gün işten eve dönerken telefonum çaldı: Bilinmeyen bir numara… Açtım; karşıdan tanıdık ama yabancı bir ses geldi: “Zeynep… Ben baban.”

Kalbim hızla çarptı; ne diyeceğimi bilemedim.

“Seninle konuşmak istiyorum,” dedi babam.

Uzun bir sessizlik oldu; sonra sadece şunu söyledim: “Çok geç baba… Çok geç.”

O gece eski defterleri karıştırdım; çocukluğumun fotoğraflarına baktım. Hiçbirinde babam yoktu.

Şimdi 28 yaşındayım ve hâlâ o küçük kız çocuğu gibi bazen içimde bir boşluk hissediyorum. Ama artık biliyorum ki bazı yaralar kapanmıyor; sadece onlarla yaşamayı öğreniyorsun.

Siz hiç çocukken terk edilmenin acısını yaşadınız mı? Bir insan sevgisiz büyüyünce gerçekten sevmeyi öğrenebilir mi?