Bir Bavul, Bir Hayat: Annemin Sessizliğiyle Yüzleşmek

“Anne, benim peluş ayılarım nerede?” diye bağırdım, sesim titreyerek. Odaya girdiğimde, çocukluğumun sıcaklığından eser kalmamıştı. Raflar bomboştu, duvarlar çıplaktı. Bir gecede, evimizdeki huzur yerini soğuk bir hastane odasına bırakmış gibiydi. Annem, gözlerini kaçırarak, “Onları Ayşe Teyze’nin torununa verdim,” dedi. Sanki içimde bir şey koptu o an. “Ama onlar benimdi! Kinder Sürpriz oyuncaklarım da yok! Onları da mı verdin?” diye üsteledim. Annem, yüzünde donuk bir ifadeyle, “Artık büyüdün, Zeynep,” dedi. O an anladım ki, bu evde bana ait hiçbir şey kalmamıştı.

O gün, çocukluğumun son günüydü. Babam sabah erkenden işe gitmişti, ablam ise üniversiteye hazırlanmak için dershaneye gitmişti. Evde sadece annem ve ben vardık. Annem mutfakta sessizce çayını karıştırırken, ben odama kapanıp eski fotoğraflara bakmaya başladım. Her karede eksik bir şey vardı; ya babamın gölgesi ya da annemin gülüşü. Bizim evde sevgi hep eksikti, hep yarımdı.

Bir akşam yemeğinde babam yine sessizliğini koruyordu. Annem ise sofraya koyduğu yemekleri sanki bir görevmiş gibi önümüze bırakıyordu. “Zeynep, bu sene lise sınavına hazırlanacaksın. Artık oyuncaklarla vakit kaybetme,” dedi babam. İçimden bağırmak istedim: “Ben daha çocuğum!” Ama sesim çıkmadı. O an anladım ki, bizim evde duygular konuşulmazdı; her şey suskunlukla örtülürdü.

Bir gün okuldan eve döndüğümde annemi ağlarken buldum. Sessizce yanına oturdum. “Anne, neden ağlıyorsun?” dedim. Gözyaşlarını silip bana bakmadan, “Yorgunum kızım,” dedi sadece. O an annemin de bir zamanlar çocuk olduğunu, onun da hayalleri ve kırgınlıkları olduğunu fark ettim. Ama annem konuşmadı; onun suskunluğu bana miras kaldı.

Ablamla aramızda görünmez bir duvar vardı. O hep başarılıydı, hep takdir edilen çocuktu. Ben ise sessizce köşemde büyüyordum. Bir gün ablam bana dönüp, “Sen de biraz çalışkan olsan keşke,” dediğinde içimdeki öfkeyi yutmak zorunda kaldım. Oysa ben sadece sevilmek istiyordum.

Liseye başladığımda hayatımda ilk kez kendimi yalnız hissettim. Okulda herkesin bir grubu vardı; ben ise kantinde tek başıma oturuyordum. Bir gün sınıf arkadaşım Elif yanıma gelip, “Neden hep yalnızsın?” diye sordu. Cevap veremedim; çünkü yalnızlığımın sebebini ben de bilmiyordum.

Yıllar geçti, üniversiteye başladım. İstanbul’a taşındığımda annem bana bir bavul verdi; içinde birkaç kıyafet ve eski bir fotoğraf albümü vardı. “Kendine iyi bak,” dedi sadece. Sarılmadı bile. Otobüste giderken camdan dışarı bakıp ağladım. Annemin sevgisini hiç hissedemedim; hep eksik kaldı.

Üniversitede ilk kez özgür hissettim ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken ben susuyordum. Bir gün yurtta odamda otururken annem aradı. “Zeynep, iyi misin?” dedi kısık bir sesle. “İyiyim anne,” dedim ama aslında hiç iyi değildim.

Bir gün babam hastalandı; apar topar memlekete döndüm. Evde yine aynı soğuk hava vardı. Annem mutfakta sessizce yemek yapıyor, ablam ise telefonda iş görüşmesi yapıyordu. Babam odasında yatıyordu; yanına gidip elini tuttum. “Baba, beni hiç sevmedin mi?” dedim titrek bir sesle. Gözleri doldu ama cevap vermedi.

Babamın hastalığı ilerledikçe evdeki gerginlik arttı. Annemle her gün tartışmaya başladık. Bir akşam sofrada anneme bağırdım: “Neden beni hiç anlamadın? Neden bana sarılmadın?” Annem gözlerimin içine bakmadan, “Ben de annemden hiç sevgi görmedim ki,” dedi sessizce.

O an anladım ki, bizim ailede sevgi nesilden nesile eksik aktarılmıştı. Annemin annesi de ona sarılmamıştı; o da bana sarılamamıştı. Bu zinciri kırmak istedim ama nasıl yapacağımı bilmiyordum.

Babam vefat ettiğinde evde derin bir sessizlik oldu. Cenazede herkes ağlarken ben donup kalmıştım; gözyaşlarım bile akmadı. Annem yanıma gelip elimi tuttu; ilk kez bana sarıldı o gün. Ama o sarılma bile içimdeki boşluğu doldurmadı.

Şimdi kendi evimde, kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum ama geçmişin gölgesi peşimi bırakmıyor. Her sabah uyandığımda annemin sessizliğini ve babamın uzaklığını hissediyorum. Kendi çocuğum olursa ona nasıl sevgi vereceğim bilmiyorum.

Bazen düşünüyorum: Sevgi eksikliği bir kader mi? Yoksa biz mi seçiyoruz suskunluğu? Sizce bu zincir nasıl kırılır?