Tam Zamanında: Bir Hayatın Eşiğinde
“Senin burada ne işin var Elif? Şehirdeki hayatını bırakıp bu köhne eve mi sığınacaksın?” diye bağırdı ablam Zeynep, gözleri öfkeyle parlayarak. O an, annemden kalan bu eski evin kapısında, valizim elimde, içimde fırtınalar kopuyordu. İstanbul’un gürültüsünden, bitmek bilmeyen yalnızlığımdan kaçıp, çocukluğumun geçtiği bu Karadeniz köyüne sığınmak… Belki de delilikti. Ama başka çarem yoktu.
Annemin ölümünden sonra her şey dağıldı. Babam zaten yıllar önce başka bir kadınla gitmişti. Zeynep ise evlenip Trabzon’a yerleşmiş, bana sadece ara sıra soğuk telefonlar açıyordu. Ben ise İstanbul’da bir reklam ajansında çalışıyor, her gün aynı yüzlerle, aynı sıkıcı toplantılarda boğuluyordum. Sonunda bir sabah, aynada kendime bakarken gözlerimin altındaki morluklara, solgun yüzüme ve içimdeki boşluğa daha fazla dayanamadım. “Yeter,” dedim. “Hayatımı geri almak istiyorum.”
Köye vardığımda, annemin evi neredeyse yıkılmak üzereydi. Çatısı akıyor, duvarları rutubetten kabarmıştı. Ama o eski tahta verandada oturup çocukluğumun yaz akşamlarını hatırlayınca, içimde bir umut kıpırdadı. Belki de burada, geçmişin izlerini silip yeni bir hayat kurabilirdim.
İlk günler kolay geçmedi. Köyde herkes birbirini tanır; yabancı gibi bakarlar sana. Hele ki genç bir kadın olarak tek başına gelmişsen… Komşumuz Emine teyze, sabah erkenden kapımı çalıp, “Kızım, senin burada ne işin var? İstanbul’da işin gücün yok muydu?” diye sorduğunda, gözlerim doldu. “Vardı Emine teyze, ama orada kendimi kaybettim,” dedim sessizce.
Evdeki tamirat işleriyle uğraşırken ellerim yara bere içinde kaldı. Çekiç tutmayı bile bilmezken, duvarları boyamayı, eski pencereleri tamir etmeyi öğrendim. Her akşam yorgunluktan bitap düşüp annemin eski yatağına uzandığımda, onun kokusu hâlâ yastıklarda duruyordu. Bazen geceleri ağladım; bazen de sabaha kadar hayaller kurdum.
Bir gün köy kahvesinde otururken, çocukluk arkadaşım Murat’ı gördüm. Yıllar önce bana ilk defa çiçek getiren utangaç çocuk… Şimdi ise köyün öğretmeni olmuştu. Yanıma yaklaşıp gülümsedi: “Hoş geldin Elif. Seni burada görmek güzel.” O an içimde bir sıcaklık hissettim. Murat’la konuşmak, geçmişin yükünü biraz olsun hafifletti.
Ama köydeki herkes benim gelişimi hoş karşılamadı. Özellikle muhtarın karısı Ayşe Hanım, arkamdan konuşmaya başladı: “İstanbul’dan gelen kız, kim bilir ne haltlar karıştırdı da buraya sığındı!” dedikoduları kısa sürede yayıldı. Markete gittiğimde fısıldaşmalar, camiden çıkarken üzerime dikilen bakışlar… Bir süre sonra alıştım; ama yine de geceleri yalnız kalınca içimde bir huzursuzluk büyüyordu.
Bir akşamüstü Zeynep çıkageldi. Kapının önünde durup bana uzun uzun baktı. “Elif,” dedi titrek bir sesle, “neden bana söylemedin? Neden her şeyi bırakıp geldin?” Gözlerim doldu; “Çünkü kimseye yük olmak istemedim abla,” dedim. “Kendimi bulmak istedim.” O an Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzüldü; sarıldık. Yıllardır ilk defa birbirimize bu kadar yakın hissettik.
Ama ailemizin geçmişindeki sırlar peşimi bırakmadı. Annemin ölümünden sonra bulduğum eski bir mektup… Babamın aslında bizi terk etmek zorunda kaldığını, annemin hastalığını sakladığını öğrendim. O mektubu okurken ellerim titredi; anneme öfkelendim, babama kırıldım. Ama sonra anladım ki herkes kendi acısıyla baş etmeye çalışıyordu.
Köydeki hayat yavaş yavaş bana iyi gelmeye başladı. Sabahları horoz sesleriyle uyanmak, bahçede domates yetiştirmek… Murat’la uzun yürüyüşler yapmak… Her şey basit ama gerçekti. Bir gün Murat bana dönüp, “Elif, burada kalacak mısın?” diye sorduğunda, gözlerimin içine baktı. “Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Belki de ilk defa kendim için bir karar vermeliyim.”
Ama köydeki önyargılar kolay kolay kırılmadı. Bir gün cami çıkışında Ayşe Hanım yanıma yaklaşıp alaycı bir şekilde, “Burada ne kadar dayanacaksın bakalım?” dedi. Ona dönüp gülümsedim: “Belki de düşündüğünüzden daha uzun…”
Zamanla köylüler de bana alıştı; Emine teyze bahçemde bana yardım etti, çocuklar kapımı çalıp elma istedi. Ben de onlara hikâyeler anlattım; İstanbul’u, kaybolmuş hayallerimi ve yeniden başlama cesaretini…
Bir gün verandada otururken Zeynep yanıma geldi ve elimi tuttu: “Belki de mutluluk tam zamanında gelir Elif,” dedi. Gözlerim doldu; çünkü ilk defa kendimi ait hissettim.
Şimdi düşünüyorum da… Hayat bazen bizi en beklemediğimiz yerlere sürüklüyor; geçmişin acılarıyla yüzleşmekten korkuyoruz ama belki de mutluluk tam zamanında geliyor.
Sizce insan geçmişinden kaçabilir mi? Yoksa gerçek mutlulukla yüzleşmek için önce acılarımızı kabullenmek mi gerekir?