Babamı Huzurevine Yerleştirmek: Vicdanımla Savaşım

“Baba, lütfen… Bunu konuşmamız lazım,” dedim titreyen sesimle. Gözlerim, köydeki eski evin duvarlarında gezindi. Her köşesi rutubet kokan, çatısı akıtan bu evde, 86 yaşındaki üvey babam Halil Bey, annemin ölümünden beri tek başına yaşıyordu. Oğlum Emir ise yanımda, sessizce bana bakıyordu.

Halil Bey’in gözleri doldu. “Beni buradan göndermek istiyorsunuz, öyle mi?” dedi. Sesi kırılmıştı, elleri titriyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Annemi kaybettiğimizden beri ona söz vermiştim: “Babana sahip çıkacaksın.” Ama şimdi, oğlumun ihtiyaçları ve kendi hayatım arasında sıkışıp kalmıştım.

Köydeki komşular bile artık yaşlanmıştı. Herkes kendi derdine düşmüş, kimse kimseye eskisi gibi bakamaz olmuştu. Halil Bey’in evi ise her geçen gün biraz daha çöküyordu. Geçen hafta sobayı yakarken neredeyse yangın çıkarıyordu. Ben ise şehirde, oğlumla birlikte yaşamaya çalışıyor, hem iş hem çocuk hem de babamın bakımı arasında eziliyordum.

O gün köydeydik. Halil Bey’in çaydanlığı ocağa koyuşunu izlerken içimden geçenleri saklayamadım:

“Baba, bak… Senin için en iyisini istiyorum. Burada yalnızsın. Ben her hafta gelemiyorum. Huzurevinde arkadaşların olur, sıcak yemeğin olur. Hem sağlıkçılar da var.”

Halil Bey’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Ben burada doğdum, burada öleceğim,” dedi. “Beni oralara koyma kızım. Annene de söz verdin.”

O an Emir araya girdi: “Anne, dedem bizimle yaşayamaz mı?”

İçimden bir fırtına koptu. Küçücük evimizde üç kişi nasıl yaşarız? Zaten geçim derdindeyim; oğlumun okul masrafları, ev kirası… Bir de Halil Bey’in ilaçları, bakımı… Ama Emir’in gözleri bana umutla bakıyordu.

Köydeki komşu Hatice Teyze de lafa karıştı: “Kızım, Halil Bey’i oralara koyma. O adam buraların çınarıdır.”

Ama Hatice Teyze’nin kendi torunları bile yılda bir kez gelir olmuştu. Kimse kimseye bakamaz hale gelmişti artık.

O gece köyde kaldık. Halil Bey uyuyunca Emir’le mutfakta oturduk.

“Anne, dedem çok üzgün,” dedi Emir.

“Biliyorum oğlum,” dedim. “Ama ben de çok yorgunum. Hem sana hem dedene yetişemiyorum.”

Emir başını eğdi: “Ben dedemi seviyorum ama seni de üzmek istemiyorum.”

Sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, babana sahip çık.” Ama ben de bir anneyim artık. Oğlumun mutlu bir çocukluğu olsun istiyorum. Onu ihmal etmekten korkuyorum.

Ertesi gün köy kahvesinde muhtar ve birkaç yaşlıyla konuştum.

“Zeynep kızım,” dedi muhtar, “buralar eskisi gibi değil artık. Gençler gitti, yaşlılar kaldı. Herkes kendi başının çaresine bakıyor.”

Bir başka yaşlı ise şöyle dedi: “Huzurevi kötü değil ki kızım. Benim kardeşim orada; arkadaş buldu, sağlıkçı var, sıcak yemek var.”

Ama Halil Bey’in gözleri hâlâ önümdeydi: “Beni oralara koyma kızım.”

Şehre döndüğümüzde Emir sessizdi. Ben ise işyerinde sürekli dalıp dalıp gidiyordum. Müdürüm bile fark etti:

“Bir derdin var Zeynep Hanım,” dedi.

“Babamı huzurevine yerleştirmeyi düşünüyorum ama vicdan azabı çekiyorum,” dedim.

Müdürüm başını salladı: “Ben de aynı şeyi yaşadım zamanında. Kolay değil ama bazen en iyisi bu oluyor.”

O akşam Emir’le birlikte yemek yerken yine konu açıldı.

“Anne, dedem bizimle yaşayamaz mı?”

“Evimiz küçük oğlum,” dedim. “Hem ben çalışırken ona kim bakacak?”

Emir ağlamaya başladı: “Ben dedemi kaybetmek istemiyorum!”

O an içimdeki fırtına büyüdü. Bir yanda oğlumun gözyaşları, bir yanda Halil Bey’in yalnızlığı… Gece boyunca düşündüm: Annemin vasiyeti mi daha önemliydi yoksa oğlumun geleceği mi?

Bir hafta boyunca her gün Halil Bey’i aradım. Her seferinde sesi daha da kısık geliyordu:

“İyiyim kızım, merak etme,” diyordu ama ben biliyordum ki iyi değildi.

Sonunda kararımı verdim. Bir pazar günü Emir’le birlikte köye gittik.

“Baba,” dedim gözlerinin içine bakarak, “sana bir huzurevi buldum. Çok güzel bir yer; bahçesi var, arkadaşların olacak.”

Halil Bey başını eğdi: “Sen bilirsin kızım,” dedi sadece.

O an Emir koşup dedesine sarıldı: “Dedem gitmesin!”

Ben ise gözyaşlarımı tutamadım.

O gece köyde kaldık ve sabaha kadar düşündüm: Gerçekten doğru olan neydi? Annemin vasiyeti mi? Oğlumun mutluluğu mu? Yoksa Halil Bey’in sağlığı mı?

Ertesi sabah Halil Bey bana döndü:

“Kızım,” dedi, “ben sana yük olmak istemem. Eğer senin için en iyisi buysa kabul ederim.”

Ama o an anladım ki hiçbir karar vicdanımı rahatlatmayacaktı.

Halil Bey’i huzurevine yerleştirdik ama her gece gözlerimi kapattığımda annemin sesi kulaklarımda yankılanıyor: “Babana sahip çık.” Oğlum ise hâlâ bazen bana soruyor: “Dedem ne zaman gelecek?”

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Vicdanınızla mı yoksa hayatın gerçekleriyle mi hareket ederdiniz?