Bir Yalnızlığın Hikâyesi: Kendi Evimde, Kendi Hayalimde

“Yine mi yalnız geldin, Elif?” diye sordu annem, kapının eşiğinde durup bana bakarken. Gözlerinde hem merak, hem de hafif bir sitem vardı. Cevap vermedim. Anahtarımı masaya bırakıp ayakkabılarımı çıkardım. İçimde bir boşluk, bir eksiklik… Sanki herkesin hayatı yolunda gidiyor da, benimki bir türlü rayına oturmuyor gibi.

Kendi evimde, kendi başıma yaşamanın özgürlüğünü ilk başta çok sevmiştim. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük ama bana ait bir dairede… Ama zaman geçtikçe, yalnızlık ağır gelmeye başladı. Özellikle de çevremdeki herkes birer birer evlenirken. Geçen hafta iş yerinde yine biri nişanlandı. Kutlama sırasında Halime Hanım kadehini kaldırıp, “Bir mutlu insan daha aramıza katıldı! Allah mesut etsin, inşallah siz de altın yıllarınızı görürsünüz!” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı.

Yanımda oturan Gülşah hemen lafa girdi: “Elif, sıra sende! Senin de evini gördük, şahane! Şimdi bir damat eksik!” Herkes güldü. Ben de gülümsedim ama içimden ağlamak geldi. O an gözümün önüne annemin bakışları geldi: “Kızım, yaşın geçiyor. Bak, komşunun kızı Ayşe bile evlendi. Sen hâlâ yalnızsın.”

Bazen gece yatağımda dönüp dururken kendi kendime soruyorum: Neden? Neden ben? Evim var, işim var, kimseye muhtaç değilim ama yine de eksik hissediyorum. Toplumun bana biçtiği rolü oynamadığım için mi? Yoksa gerçekten birini sevip sevilmek mi istiyorum?

Bir akşam annem aradı. Sesi titriyordu: “Elif, babanla konuştuk… Seni Hüseyin’in oğlu Mehmet’le tanıştırmak istiyoruz. Çocuk iyiymiş, işi gücü varmış.” İçimden bir isyan yükseldi: “Anne, ben görücü usulüyle evlenmek istemiyorum!” dedim. Annem sustu, sonra kırgın bir sesle, “Biz senin iyiliğini istiyoruz,” dedi. Telefonu kapattıktan sonra ağladım. Kendi evimde, kendi yatağımda… Yalnızlığın en çok hissedildiği yer bazen insanın kendi evidir.

Ertesi gün işte Gülşah yanıma geldi: “Elif, dün akşam annem yine başladı. ‘Senin arkadaşın Elif bile ev aldı, sen hâlâ neyi bekliyorsun?’ diyor.” Gülüştük ama bu gülüşte acı vardı. Hepimiz aynı baskının altındaydık. Bir yanda özgürlük hayaliyle büyüyen kadınlar, diğer yanda toplumun dayattığı roller…

Bir pazar günü aile yemeğine gittim. Masada herkes evlilikten konuşuyordu. Kuzenim Zeynep yeni nişanlanmıştı, herkes ona hediyeler veriyor, mutluluklar diliyordu. Annem bana döndü: “Bak Zeynep ne kadar mutlu! Sen de böyle olabilirsin.” Babam ise sessizdi ama bakışlarıyla her şeyi anlatıyordu: “Senin de artık bir yuvan olmalı.”

O gece eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu ama içimde karanlık vardı. Eve girince kendimi koltuğa attım ve derin bir nefes aldım. Televizyonu açtım; yine bir evlilik programı… Sunucu bağırıyor: “Aşk burada bulunur!” O an televizyonu kapattım ve sessizliğe gömüldüm.

Bir gün iş çıkışı parkta yürürken eski okul arkadaşım Derya’yla karşılaştım. Elinde bebek arabası vardı. Yanında eşi Murat… “Elif! Ne zamandır görüşmüyoruz!” dedi Derya. Gülümsedim. Sohbet ettik; Derya evliliğinden bahsetti, Murat’ın işinden şikayet etti ama gözlerinde bir huzur vardı. Eve dönerken düşündüm: Acaba ben de mi yanlış yapıyorum? Belki de yalnızlık bana göre değil…

Bir akşam cesaretimi topladım ve annemi aradım: “Anne, Mehmet’le tanışabilirim.” Annem çok sevindi. Ertesi hafta buluştuk. Mehmet kibar biriydi ama sohbetimiz ilerlemedi. İçimde bir kıvılcım aradım ama bulamadım. Eve dönerken kendime kızdım: “Neden olmuyor? Neden herkes kolayca buluyor da ben bulamıyorum?”

Bir süre sonra iş yerinde yeni bir çalışan başladı: Emre. Sessiz, içine kapanık biri… Bir gün öğle arasında kantinde yan yana oturduk. Konuşmaya başladık; kitaplardan, filmlerden bahsettik. İlk defa biriyle konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. O günden sonra Emre’yle daha çok vakit geçirmeye başladık. Ama yine de içimde bir korku vardı: Ya yine olmazsa? Ya yine yalnız kalırsam?

Bir akşam Emre’yle yürüyüşe çıktık. Sahilde otururken bana döndü ve dedi ki: “Elif, insanlar hep başkalarının hayatına bakıp kendi hayatlarını sorguluyorlar. Ben de yıllarca öyle yaptım ama artık kendi yolumu çizmek istiyorum.” O an gözlerim doldu. Emre’nin yanında kendimi güvende hissettim ama yine de karar veremedim.

Ailem Emre’yi duyunca hemen karşı çıktı: “O çocuk sana göre değil! Ne işi varmış doğru düzgün?” Annem ağladı, babam surat astı. Ben ise iki arada kaldım: Ailem mi, kalbim mi?

Geceleri uykusuz kalmaya başladım. Bir yanda ailemin beklentileri, diğer yanda kendi mutluluğum… Bir sabah aynada kendime baktım ve dedim ki: “Elif, sen kimin için yaşıyorsun?”

Sonunda Emre’yle konuşmaya karar verdim: “Emre, seni seviyorum ama ailem istemiyor.” Emre gözlerimin içine baktı: “Elif, hayat kısa… Kimin için yaşayacaksın?”

Şimdi kendi evimde oturuyorum ve düşünüyorum: Mutluluk başkalarının onayında mı yoksa kendi seçimlerimizde mi saklı? Sizce insan gerçekten kendi yolunu seçebilir mi yoksa hep başkalarının beklentilerine göre mi yaşar?