Mavi Gözlerin Ardında: Bir Yetimhanede Büyüyen Çocuğun Hikayesi

“Yine mi aynı rüya?” diye fısıldadım karanlıkta, ter içinde uyanırken. O mavi gözler… Her gece, gözlerimin önünde beliriyor, bana bakıyor, bir şeyler söylemek ister gibi. Ama ses yok, sadece o derin bakış. Yastığım ıslak, avuçlarımda titrek bir boşluk. Yataktan kalkıp pencereye yürüdüm; dışarıda İstanbul’un sabahı yeni yeni ağarıyor. İçimde ise yine o eksiklik, o tarifsiz boşluk.

Benim adım Mert. Annemin sıcaklığını, babamın sesini hiç duymadım. Hayatım boyunca hatırladığım tek şey, gri duvarlar ve plastik oyuncakların soğukluğu. İstanbul’daki bu yetimhanede büyüdüm; kimse bana “oğlum” demedi, kimse saçımı okşamadı. Diğer çocuklar bazen annelerinin kokusunu, babalarının gülüşünü anlatırdı. Ben ise sadece sessizliği ve geceleri rüyama giren o mavi gözleri bilirdim.

Bir gün, kahvaltı sırasında Ayşe Abla yanıma oturdu. “Mert, bu sabah biraz dalgınsın,” dedi. Gözlerime baktı, sanki içimi okuyordu. “Yine mi rüya gördün?”

Başımı salladım. “Evet… Yine o mavi gözler.”

Ayşe Abla derin bir iç çekti. “Belki bir gün kime ait olduklarını öğrenirsin,” dedi ama sesi umutlu değildi. O da biliyordu; burada büyüyen çocukların çoğu gibi benim de geçmişim bir sırdı.

Yetimhanede hayat monotondu. Sabahları sırayla kalkar, aynı yemekleri yer, aynı oyunları oynardık. Herkesin bir hikayesi vardı ama kimse anlatmazdı. Çünkü anlatınca daha çok acıyordu. Benim hikayem ise baştan eksikti; ne annemin adı vardı hafızamda ne de babamın yüzü.

Bir gün, yeni bir çocuk geldi: Elif. Kıvırcık saçlı, ürkek bakışlıydı. İlk gün ağladı, ikinci gün de… Sonra alıştı; ya da alışır gibi yaptı. Bir gece Elif’in yatağının başında otururken bana sordu: “Sen hiç anneni hatırlıyor musun?”

Başımı salladım. “Hayır… Sadece mavi gözleri hatırlıyorum.”

Elif şaşırdı. “Ben annemin ellerini hatırlıyorum… Beni bırakırken çok sıkı tutmuştu.”

O an içimde bir kıskançlık hissettim; Elif’in acısı bile bana lüks geliyordu. Çünkü onun acısının bir şekli vardı; benimkisi ise sadece boşluktu.

Yıllar geçti. Okulda başarılıydım ama kimseyle yakınlaşamadım. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken susardım. Öğretmenlerim bana “azimli” derdi ama aslında ben sadece kaçıyordum: Geçmişimden, kimliğimden, o mavi gözlerden…

Bir gün, yetimhaneye bir kadın geldi: Zeynep Hanım. Sosyal hizmet uzmanıymış. Beni odasına çağırdı.

“Mert,” dedi yumuşak bir sesle, “Geçmişinle ilgili konuşmak ister misin?”

Omuzlarımı silktim. “Ne anlatabilirim ki? Hiçbir şey bilmiyorum.”

Zeynep Hanım masanın üstüne bir dosya koydu. “Bazen küçük ipuçları büyük sırları açığa çıkarabilir.”

Dosyayı açtım; eski bir fotoğraf çıktı içinden. Bir kadın ve bir adam… Kadının gözleri masmaviydi.

“Bu… Bu kim?” diye sordum titreyen bir sesle.

Zeynep Hanım başını eğdi. “Bunlar senin biyolojik ailen.”

Dünya başıma yıkıldı sandım. Yıllardır aradığım cevap önümdeydi ama içimdeki boşluk dolmadı; aksine daha da büyüdü.

“Onlar nerede şimdi?”

Zeynep Hanım sessiz kaldı. Sonra yavaşça konuştu: “Annen seni doğurduktan sonra hastanede bırakmış… Babandan ise hiç haber alınamamış.”

O an içimde öyle bir öfke patladı ki… “Neden? Neden beni istemediler?”

Zeynep Hanım gözlerini kaçırdı. “Bazen hayat insanlara zor kararlar aldırır Mert… Belki de seni korumak istediler.”

Ama ben korunduğumu hiç hissetmedim! O gece uyuyamadım; mavi gözler artık bana huzur değil, acı veriyordu.

Günler geçti, ben değiştim. Artık her sabah aynada kendime bakıyor ve annemin gözlerini arıyordum. O mavi bakışlarda hem nefret hem de özlem vardı.

Bir gün Elif yanıma geldi; elinde küçük bir defter vardı.

“Mert,” dedi utangaçça, “Bu deftere hissettiklerimi yazıyorum… Belki sen de yazmak istersin.”

Defteri aldım ve ilk kez duygularımı kelimelere döktüm:

“Ben kimim? Annemin gözlerinde kaybolmuş bir çocuk muyum? Yoksa geçmişi olmayan biri mi?”

Yazdıkça içimdeki öfke azaldı ama sorular çoğaldı. Yetimhanede büyümek kolay değildi; her gün yeni bir yara açılıyordu insanın içinde.

Bir akşam Ayşe Abla yemekhanede yüksek sesle konuşuyordu:

“Bu çocukların hepsi aile sıcaklığına muhtaç! Ama kimse onları almak istemiyor… Herkes bebek istiyor, büyükleri ise kimse istemiyor!”

O an anladım ki sadece ben değil, buradaki herkes aynı acıyı yaşıyordu. Hepimiz görünmez yaralar taşıyorduk.

Bir gün yetimhaneye bir çift geldi; evlat edinmek istiyorlardı. Herkes umutlandı ama sonra öğrendik ki yine küçük çocukları tercih etmişlerdi.

Elif ağladı; ben ise sadece sustum. Çünkü umut etmekten yorulmuştum.

Liseye başladığımda hayat daha da zorlaştı. Dışarıdaki dünya acımasızdı; insanlar yetim olduğumu öğrenince ya acıyarak bakıyor ya da uzak duruyorlardı.

Bir gün okulda biri bana “Senin annen baban yok mu?” diye sordu alaycı bir şekilde.

Gözlerine baktım ve sadece “Yok,” dedim.

O an anladım ki kimliğimdeki eksiklik sadece bana ait değildi; toplum da bu boşluğu bana sürekli hatırlatıyordu.

Yıllar geçti, üniversiteyi kazandım. Yetimhaneden ayrılırken Elif’e sarıldım; “Kendini asla yalnız hissetme,” dedim.

Şimdi kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışıyorum ama geceleri hâlâ o mavi gözler rüyama giriyor.

Bazen düşünüyorum: Bir insan geçmişi olmadan gerçekten mutlu olabilir mi? Annemin gözlerinde kaybolmuşken kendimi bulmam mümkün mü? Sizce aile sevgisi olmadan insan tamamlanabilir mi?