Kırık Topuklar ve Kırık Hayaller: Bir Kadının İstanbul’da Hayatta Kalma Mücadelesi

“Neden yine bu topukluları giydin, Elif?” diye içimden geçirdim, metronun camında yansıyan yorgun yüzüme bakarken. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Bir kadın her zaman bakımlı olmalı, Elif. Yaşın kaç olursa olsun.” Dudaklarımı sıktım, gözlerim doldu. Oysa ben sadece rahat olmak istiyordum, kimseye güzel görünmek zorunda kalmadan. Ama İstanbul’da kadın olmak, hele ki otuzunu geçmişsen, sanki sürekli bir yarıştaymışsın gibi hissettiriyor insana.

Yanımda oturan yaşlı teyze, bana dik dik bakıp başını salladı. “Kızım, bu saatte makyajla nereye?” dedi. Gülümsedim, cevap vermedim. Oysa bilse, makyajın ardında ne kadar yorgun bir kadın saklı…

İçimdeki fırtına dinmiyordu. Dün gece annemle yine tartışmıştık. “Evlen artık Elif! Herkesin bir yuvası var, sen hâlâ yalnızsın,” demişti. Babam ise gazeteden başını kaldırmadan, “Kız kısmı tek başına yaşayamaz,” diye eklemişti. O an içimde bir şeyler kırıldı. Benim hayallerim yok muydu? Ben de mutlu olmak istemiyor muydum? Ama onların mutluluk anlayışıyla benimki bambaşkaydı.

İş yerinde de durum farklı değildi. Müdürüm Serkan Bey, her fırsatta bana gözdağı veriyordu: “Elif Hanım, projeyi yetiştiremezseniz sorumlusu siz olursunuz.” Sanki bütün yük benim omuzlarımdaydı. Erkek meslektaşlarım kahvede çay içerken ben dosya yetiştiriyordum. Bir gün iş çıkışı Asuman’la dertleşirken, “Biz kadınlar hep iki kat çalışmak zorundayız,” dedi. Haklıydı. Ama bazen bu yükün altından kalkamayacak gibi hissediyordum.

Metro durağına yaklaşırken telefonum titredi. Annem arıyordu yine. Açmadım. Bugün konuşacak gücüm yoktu. Kapalı çantamda titreyen telefonun sesiyle birlikte kalbim de titriyordu sanki.

Birden yanımda oturan genç kız ağlamaya başladı. Kimse dönüp bakmadı bile. İstanbul’da kimse kimseye karışmaz ya… Dayanamadım, elimi omzuna koydum: “İyi misin?” dedim. Gözleri dolu dolu bana baktı: “Sadece yoruldum abla,” dedi. O an kendimi gördüm onda. Hepimiz aynı yorgunluğu taşıyorduk aslında; annelerimizin beklentileri, toplumun baskısı, kendi hayallerimiz…

İneceğim durağa geldiğimde ayakkabılarımı çıkarmak istedim ama cesaret edemedim. İnsanlar ne derdi sonra? Topuklu ayakkabılarla yürümek zorundaydım; çünkü bana çocukluğumdan beri öğretilen buydu: Kadın dediğin zarif olur, güçlü olur ama asla pes etmez.

Eve vardığımda annem kapıda bekliyordu. Yüzünde o tanıdık endişe: “Yine geç kaldın Elif.”

“Anne, işte çok yoğundum,” dedim yorgun bir sesle.

“Bak kızım,” dedi annem, “Komşunun kızı evleniyor, sen hâlâ…”

Sözünü kestim: “Anne! Ben mutlu değil miyim sanıyorsun? Sadece başka bir hayat istiyorum.”

Babam odadan çıktı: “Kız kısmı başına buyruk olursa böyle olur işte.”

O an içimdeki öfke patladı: “Ben sizin istediğiniz gibi biri olamayacağım! Kendi yolumu çizmek istiyorum!”

Annem ağlamaya başladı, babam kapıyı çarptı. O gece odama kapanıp saatlerce ağladım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. Kendime sordum: “Neden kimse beni olduğum gibi kabul etmiyor?”

Ertesi sabah işe giderken yine aynı topukluları giydim. Yolda Asuman’a rastladım.

“Elif, iyi misin?” dedi.

“Bilmiyorum,” dedim, “Sanki herkes benden başka biri olmamı istiyor.”

Asuman koluma girdi: “Bazen sadece kendin olman yeterli Elif. Ama bunu önce sen kabul etmelisin.”

O gün iş yerinde Serkan Bey yine bağırdı, dosyalar yetişmedi diye suçladı beni. Ama bu kez sessiz kalmadım:

“Ben elimden geleni yapıyorum Serkan Bey! Her şeyi tek başıma sırtlanamam!”

O an herkes sustu. İlk defa kendimi savunmuştum.

Akşam eve dönerken metronun camında kendime baktım yine. Gözlerimin altı mor, makyajım akmıştı ama ilk defa kendimi güçlü hissettim.

Belki de hayat böyleydi; bazen kırık topuklarla da olsa yürümeye devam etmek gerekiyordu.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç sadece kendiniz olmak istediğiniz için suçlandınız mı? Yoksa hep başkalarının istediği gibi mi yaşadınız?