Bir Çocuğun Sessizliği: Annemin Cenazesinde Söylenen Son Sözler
“Anne, neden gittin? Beni burada yalnız mı bırakacaksın?”
Küçücük ellerimle annemin tabutuna sarıldığımda, köy camiinin içinde yankılanan sessizlik neredeyse kulaklarımı sağır ediyordu. Herkesin başı önde, gözleri dolu dolu. Babam, köşede sessizce ağlıyor; babaannem ise dualar mırıldanıyor. Ama ben, altı yaşında bir çocuk olarak, o an dünyadaki en büyük yalnızlığı hissediyordum. Annemin kokusu hâlâ üzerimdeydi, ama artık ona dokunamayacaktım. İçimde bir yerlerde, sanki bir şey kırılmıştı.
O sabah köyde güneş doğmamış gibiydi. Annemin hastalığı uzun zamandır evimizin üstüne kara bir bulut gibi çökmüştü. Babam geceleri eve geç gelir, annem ise sabaha kadar öksürürdü. Ben ise çoğu zaman mutfakta yere oturup onları dinlerdim. Bir gece babamın anneme bağırdığını duydum: “Zeynep, bu çocukla ben tek başıma ne yapacağım? Neden bu kadar zayıfsın?” Annem ise sadece susmuştu. O an anlamamıştım ama şimdi düşünüyorum da, belki de annem en çok o zaman yorulmuştu.
Cenaze günü herkes bana acıyan gözlerle bakıyordu. Amcam Hasan yanıma eğildi: “Yiğidim, güçlü ol. Annen seni yukarıdan izliyor.” Ama ben güçlü olmak istemiyordum. Sadece annemi istiyordum. Tabutun başında durup kulağımı dayadım. İçimdeki fırtına dışarıya taşmak üzereydi. Sonra hiç düşünmeden söyledim:
“Anne, ben seni affediyorum.”
O an camideki herkesin nefesi kesildi. Babaannem şaşkınlıkla bana baktı, babam ise gözlerini kaçırdı. Amcam Hasan’ın dudakları titredi. Kimse bir şey demedi. O küçücük cümleyle, yıllardır ailemizin içinde saklanan bir sırrı açığa çıkarmıştım.
Çünkü annem, köyde herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir günahın yükünü taşıyordu. Babamla evlenmeden önce başka bir köyde çalışmış, orada başına kötü şeyler gelmişti. Babam bunu hiç affedememişti; annem ise her gün biraz daha içine kapanmıştı. Ben büyüdükçe, annemin gözlerindeki hüznü daha iyi anlamaya başladım. Babamın sevgisizliği, babaannemin soğukluğu… Annem hep yalnızdı.
Cenazeden sonra evimizde soğuk bir hava esti. Babaannem sürekli bana “Anneni unut, oğlum. Biz sana yeteriz,” derdi. Ama ben her gece yastığımı ıslatana kadar ağlardım. Babam ise iyice içine kapandı; bazen günlerce konuşmazdı. Bir gün cesaretimi toplayıp sordum:
“Baba, annemi neden hiç sevmedin?”
Babam önce sustu, sonra gözleri doldu: “Ben de bilmiyorum oğlum… Belki de kendimi affedemedim.”
O günden sonra babamla aramızda görünmez bir duvar oluştu. Okulda arkadaşlarım annesiz olduğum için bana acırdı; öğretmenim Ayşe Hanım ise bana daha çok ilgi göstermeye başladı. Bir gün bana kitap hediye etti: “Okumak iyileştirir,” dedi. O kitaplarda annemi aradım hep; bazen buldum, bazen kaybettim.
Yıllar geçti. Babam yeniden evlendi; üvey annem Emine Hanım iyi bir kadındı ama hiçbir zaman annemin yerini tutamadı. Babaannem yaşlandı; artık bana eskisi kadar karışmıyordu. Ama içimdeki boşluk hiç dolmadı.
Bir gün köyde dedikodu çıktı: Annemin geçmişiyle ilgili eski bir mektup bulunmuştu. Herkes yeniden konuşmaya başladı; “Zeynep aslında iyi kadındı,” diyenler oldu, “Ama işte geçmişi…” diyenler de vardı. O gece mezarlığa gidip annemin mezarına oturdum.
“Anne,” dedim fısıltıyla, “Sana yapılanları affedebilecek miyim bilmiyorum. Ama ben seni hep sevdim.”
Gözyaşlarım toprağa karıştı. O an içimde bir huzur hissettim; sanki annem beni duymuştu.
Köyde insanlar hâlâ konuşuyor; ailem hâlâ eksik. Ama ben büyüdüm ve öğrendim ki, bazen en büyük cesaret affetmekte saklıymış.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç affetmek zorunda kaldınız mı? Ya da affedilmek? Hangisi daha zor sizce?