Kırmızı Paltolu Kadın: Bir Hayatın Kıyısında

“Git o zaman! Git de gör başına neler gelecek!” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. O sabah, mutfakta yumurta kokusu ve çaydanlığın buharı arasında başlayan tartışmamız, bir anda büyüyüp evin duvarlarını aşmıştı. Babam gazeteyi bir kenara bırakıp bana bakmış, ablam ise sessizce odasına çekilmişti. Annem, üniversite sınavına bir ay kala ders çalışmadığım için bana bağırıyordu. Ama ben, onun hayal ettiği gibi doktor olmak istemiyordum. Ben resim yapmak, kendi dünyamı tuvallere dökmek istiyordum.

O an karar verdim. Ceketimi kaptığım gibi evden çıktım. Hava soğuktu, nefesim buhar olup havaya karışıyordu. Ellerim ceplerimde, başım önümde yürüdüm. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama ayaklarım beni tren istasyonuna götürdü. O küçük Anadolu kasabasında, istasyon sabahın erken saatlerinde bile kalabalıktı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ben ise sadece kaçıyordum.

İşte o anda gördüm onu. Kırmızı bir palto giymişti; rüzgârda savrulan saçları dağınıktı. Elinde eski bir defter vardı, beyaz kulaklıkları kulağında ama müzik çalmıyordu sanki. Gözleri uzaklara dalmıştı, sanki bu dünyadan kopmuş gibiydi. Yanına yaklaşmak istedim ama cesaret edemedim. Sanki onun yanında ben daha da küçülüyordum.

Birden trenin sesi duyuldu. İnsanlar hareketlendi, herkes bir yerlere koşuşturdu. O kadın ise hâlâ yerinden kıpırdamamıştı. Bir an göz göze geldik. Gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki, içimdeki bütün öfke ve kırgınlık bir anda eridi gitti. Sanki o da benim gibi bir şeylerden kaçıyordu.

Yanına yaklaştım, “Affedersiniz, iyi misiniz?” diye sordum. Bir an irkildi, sonra hafifçe gülümsedi.

“Bazen insan iyi olup olmadığını bile bilmiyor,” dedi sessizce.

O an kendimi ona anlatmak istedim. “Ben de bilmiyorum,” dedim. “Evden kaçtım. Annemle kavga ettim. Herkes benden doktor olmamı bekliyor ama ben resim yapmak istiyorum.”

Kadın başını salladı, “Ben de yıllar önce kaçtım,” dedi. “Ama nereye gidersen git, kendinden kaçamıyorsun.”

Bir süre sessizce oturduk peronda. Tren geldi geçti, insanlar indi bindi ama biz orada kaldık. Kadın defterini açtı, bana gösterdi. İçinde çizimler vardı; kasabanın sokakları, eski evler, çocuklar… Her biri hüzünlü ama umut doluydu.

“Bunları ben çizdim,” dedi gururla. “Kimse anlamadı ne yapmak istediğimi. Babam bana kızdı, annem ağladı. Ama sonunda kendi yolumu buldum.”

O an gözlerim doldu. “Peki ya aileniz?” diye sordum.

“Zamanla alıştılar,” dedi kadın. “Ama en önemlisi ben kendime alıştım.”

Birden telefonum çaldı. Annem arıyordu. Açmadım. Kadın bana baktı, “Açmalısın,” dedi yumuşak bir sesle. “Onlar seni anlamasa da seni seviyorlar.”

Telefonu açtım, annemin sesi titriyordu: “Neredesin? Çok korktum!”

“İstasyondayım anne,” dedim ağlayarak.

“Gel eve oğlum,” dedi annem, sesi yumuşamıştı artık.

Kadına döndüm, “Teşekkür ederim,” dedim.

Kadın gülümsedi, “Kendin olmayı unutma,” dedi ve perondan uzaklaştı.

Eve dönerken içimde garip bir huzur vardı. Annem kapıda beni bekliyordu. Sarıldık uzun uzun, hiçbir şey söylemeden ağladık.

O günden sonra hayatım değişti mi? Belki her şey bir anda düzelmedi ama artık ne istediğimi biliyordum. Annemle çok tartıştık yine ama sonunda resim kursuna gitmeme izin verdi.

Şimdi üniversitede güzel sanatlar okuyorum. Bazen hâlâ o kırmızı paltolu kadını düşünüyorum; acaba şimdi nerede? Onun sayesinde kendi yolumu buldum.

Siz hiç ailenizin beklentileriyle kendi hayalleriniz arasında sıkışıp kaldınız mı? Peki ya siz olsanız ne yapardınız?