Kalıp Gitmek: Bir Sabahın Sessizliği
“Baba, neden hâlâ burada kalıyorsun? Herkes gitti, sen de gel bizimle.”
Kızım Elif’in sesi, apartmanın soğuk duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki anahtarlar titredi. Saat sabah 07:45’ti. Her zamanki gibi, eski apartmanımın ağır kapısını açıp dışarı çıkmaya hazırlanıyordum. Dışarıda ince bir ayaz vardı; paltomun yakasını kaldırdım. Elif’in gözleri dolu dolu bana bakıyordu. O an, yıllardır içimde biriken yalnızlık ve alışkanlıklarımın ağırlığıyla bir kez daha yüzleştim.
Benim adım Kemal. Yetmiş iki yaşındayım. İstanbul’un Esenler semtinde, 1980’lerden kalma bir apartmanın üçüncü katında oturuyorum. Eşim Gülseren’i üç yıl önce kaybettim. O günden beri bu evde tek başıma yaşıyorum. Çocuklarım büyüdü, biri Almanya’ya göç etti, diğeri Anadolu’da bir üniversitede hoca oldu. Ben ise her sabah aynı saatte uyanıyor, aynı pencereden dışarı bakıyor, aynı çaydanlığı ocağa koyuyorum.
Elif geçen hafta ziyarete geldiğinde, bana Almanya’ya taşınmamı teklif etti. “Baba, burada ne yapacaksın? Komşuların bile değişti artık. Bizim yanımızda ol, torunlarınla vakit geçir,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Gözlerimi kaçırdım, çünkü ona anlatamayacağım kadar derin bir sebebim vardı burada kalmaya.
Her sabah apartmandan çıkarken, merdivenlerin gıcırtısı bana Gülseren’i hatırlatıyor. O gıcırtı, onun sabahları bana hazırladığı kahvaltının sesi gibi geliyor kulağıma. Kapının önündeki yaşlı dut ağacı, çocuklarımın küçükken dallarına tırmandığı günleri hatırlatıyor. Komşu Ayşe Teyze’nin penceresinden yükselen börek kokusu bile bana geçmişi fısıldıyor.
Ama Elif haklıydı; mahalle değişmişti. Eski komşuların çoğu taşınmış, yerlerine Suriyeli aileler gelmişti. Bakkal Mehmet Amca’nın yerinde şimdi zincir market var. Sokakta oynayan çocukların sesi azalmıştı. Yine de ben her sabah yürüyüşümü yapıyor, parkta oturup eski günleri düşünüyordum.
Bir sabah parkta otururken yanımda oturan yaşlı bir adamla sohbet ettim. Adı Hasan’dı. “Oğlum Almanya’da,” dedi. “Beni de çağırıyorlar ama ben buradan kopamıyorum.” Gülümsedim; sanki kendi iç sesimi duymuş gibi oldum.
O akşam Elif’le tekrar konuştuk. “Baba, burada yalnızsın. Ya başına bir şey gelirse? Biz uzaktayız, korkuyorum,” dedi gözleri dolarak. Ona anlatmak istedim; yalnızlığın bazen insanı öldürmediğini, aksine hayatta tuttuğunu… Ama kelimeler boğazıma düğümlendi.
Bir gece uykumdan uyandım; evin sessizliği üzerime çökmüştü. Gülseren’in sesini duyar gibi oldum: “Kemal, çocuklar için gitmek zorunda değilsin. Burası senin yuvan.” O an gözyaşlarımı tutamadım.
Ertesi gün Elif’e kararımı söyledim: “Kızım, ben burada kalmak istiyorum. Burası benim geçmişim, anılarım… Sizinle gurur duyuyorum ama bu duvarların arasında kendimi kaybetmek istemiyorum.”
Elif sessizce ağladı. “Sana kızmıyorum baba,” dedi. “Ama seni özleyeceğim.”
O günden sonra her sabah yine aynı saatte uyanıyorum. Yalnızlığımı kabullendim; çünkü burada kalmak, geçmişime sahip çıkmak demek benim için. Belki de yaşlanmak, alışkanlıkların gölgesinde huzur bulmak demekti.
Şimdi soruyorum size: Siz olsanız ne yapardınız? Geçmişinizin gölgesinde mi kalırdınız, yoksa yeni bir hayat için her şeyi geride bırakır mıydınız?