Bir Ömrün Sonbaharında: Gülizar ve Kemal’in Hikayesi

“Baba, lütfen yapma! Ne olur, bu yaşta evlenmek de ne demek?”

Kızım Elif’in sesi, evin salonunda yankılandı. O an, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışırken ellerim titriyordu. 92 yaşındaydım ve hayatımda ilk defa bu kadar kararlıydım. Karşımda, gözleri dolu dolu bana bakan Gülizar vardı; ellerini utangaçça kucağında birleştirmiş, başını eğmişti. O an, yıllardır hissetmediğim bir sıcaklık sardı içimi.

Hayatım boyunca yalnızdım. Eşim Ayşe’yi kaybedeli otuz yıl olmuştu. Çocuklarım büyümüş, kendi hayatlarına karışmıştı. Ben ise İstanbul’un kalabalığında, eski bir apartman dairesinde, duvarlarla konuşarak yaşlanıyordum. Her sabah aynı kahvaltı, aynı pencere önü… Ta ki geçen yıl, apartmana yeni taşınan Gülizar Hanım’la karşılaşana kadar.

Gülizar benden üç yaş küçüktü. O da yalnızdı; eşi vefat etmiş, çocukları Almanya’ya göç etmişti. İlk başta sadece selamlaştık. Sonra markette karşılaştık, ardından apartmanın bahçesinde sohbetlerimiz başladı. Bir gün bana kendi elleriyle yaptığı börekten getirdi. O böreğin tadı hâlâ damağımda…

Birlikte çay içerken bana dedi ki: “Kemal Bey, insan yaşlandıkça yalnızlığı daha derinden hissediyor. Ama bazen bir tebessüm bile yetiyor.” O an gözlerim doldu. Çünkü ben de aynı yalnızlığın içinde boğuluyordum.

Aylar geçti. Sohbetlerimiz derinleşti. Bir gün cesaretimi topladım ve sordum:

“Gülizar Hanım, birlikte yaşlanmaya ne dersiniz?”

O an gözleri parladı ama hemen ardından yüzü gölgelendi: “Kemal Bey, insanlar ne der? Çocuklarımız ne düşünür?”

İşte o gün bugündür mücadelemiz başladı. Elif ve oğlum Murat, bu kararıma karşı çıktılar. “Baba, insanlar arkanızdan konuşacak! Bu yaşta aşk mı olurmuş?” dediler. Komşular fısıldaştı; apartman yönetimi bile arkamdan laf etti. Ama ben ilk defa kendim için bir şey yapmak istiyordum.

Bir gece Elif’le tartıştık:

“Baba, annemi unutmuş musun? Onun hatırasına ihanet ediyorsun!”

Gözlerim doldu. “Elif,” dedim, “annenin yeri başka. Ama ben de insanım. Yalnızlıktan yoruldum.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Gülizar’a mesaj attım: “Vazgeçelim mi?”

Cevabı kısa ve netti: “Hayır Kemal Bey, birlikte güçlüyüz.”

Düğünümüzü küçük bir salonda yapmaya karar verdik. Kimse gelmese de birbirimize söz verecektik. Ama beklemediğimiz bir şey oldu: Gülizar’ın Almanya’daki kızı Zeynep sürpriz yaptı ve düğüne geldi. Elif ise son anda kapıdan içeri girdi; gözleri yaşlıydı ama gülümsüyordu.

Düğün günü… Takım elbisemi giyerken ellerim titriyordu. Aynada kendime baktım: Yüzümde kırışıklıklar, saçlarım bembeyaz… Ama içimde genç bir delikanlı vardı sanki.

Gülizar salona girdiğinde herkes sustu. Üzerinde annesinin eski dantelli şalı vardı. Yanıma geldiğinde elimi tuttu:

“Hazır mısın Kemal?”

Başımı salladım; gözlerimden yaşlar süzülüyordu.

Nikâh memuru sorusunu sorduğunda sesim titredi:

“Evet…”

O an Gülizar’ın elini öptüm. Salonda alkışlar yükseldi; komşular bile duygulanmıştı. Elif yanıma gelip sarıldı:

“Baba, affet beni… Seni mutlu görmekten başka isteğim yok.”

O gün hayatımda ilk defa gerçekten tamamlandığımı hissettim.

Ama her şey güllük gülistanlık değildi. Düğünden sonra mahallede dedikodular başladı:

“Bu yaşta evlenilir miymiş?”
“Çocukları ne der şimdi?”
“Kesin miras kavgası çıkar!”

Bir gün markette kasiyer kız bana acıyarak baktı:

“Amca, aşkın yaşı mı olurmuş gerçekten?”

Gülümsedim: “Olmaz kızım… İnsan her yaşta sevebilir.”

Ama geceleri bazen uykum kaçıyor. Ya çocuklarım bana küserse? Ya Gülizar’ı kaybedersem? Ya toplumun baskısı bizi yıpratırsa?

Bir akşam Gülizar’la balkonda otururken sordum:

“Sence yanlış mı yaptık?”

Elimi tuttu: “Hayır Kemal… Hayat kısa; mutluluğu bulmuşken bırakmak mı gerek?”

Şimdi her sabah Gülizar’la kahvaltı yapıyoruz; bazen eski anılarımızı anlatıyoruz, bazen sessizce birbirimize bakıyoruz. Yıllarca yalnız geçen hayatımdan sonra, şimdi her günüm anlamlı.

Ama içimde hep bir soru var: Toplumun kalıpları mı önemli, yoksa insanın kendi mutluluğu mu? Siz olsanız ne yapardınız? Sevdiğiniz için her şeye rağmen mücadele eder miydiniz?