Hayatım Boyunca Suçsuzluğumu Kanıtlamak Zorunda Mıyım? Bir Ankara Hikayesi: Elif’in Sessiz Çığlığı

“Yine mi sen Elif? Yine mi bir şey karıştırdın?” Annemin sesi, mutfaktan yükselirken içimdeki çocuk bir kez daha küçülüyor. O an, annemin gözlerindeki şüpheyle karşılaşmamak için odama kaçmak istiyorum ama ayaklarım yerinden kıpırdamıyor. Kardeşim Burak, elindeki kırık vazo parçasını göstererek bana bakıyor: “Ben yapmadım ki anne, Elif yaptı!”

O an, içimde bir şeyler kopuyor. Sanki her defasında aynı sahne tekrar oynanıyor; ben suçlanıyorum, Burak masum, annem ise yargıç. Babam ise her zamanki gibi sessiz; televizyonun karşısında, gözlerini ekrana dikmiş, sanki bu evde yaşanan hiçbir şey onunla ilgili değilmiş gibi.

Çocukluğumdan beri böyleydi. Mahallede bir şey kaybolsa, komşuların çocukları kavga etse, hep ben suçlanırdım. “Elif biraz yaramaz,” derdi annem komşulara, “Dikkat edin.” Oysa ben sadece kendimi ifade etmeye çalışan bir çocuktum. Ama her defasında susturuldum, her defasında gözlerin üzerimde olduğunu hissettim.

Bir gün okuldan eve dönerken, sınıf arkadaşım Zeynep’in annesiyle karşılaştım. “Elifciğim, Zeynep’in kalemi kaybolmuş. Senin çantanda görmüşler,” dedi. O an ne diyeceğimi bilemedim. Kalemi ben almamıştım ama kimseye bunu anlatamadım. Annem eve gelince bana bağırdı: “Yeter artık! Herkesin diline düştük. Bir gün de başımıza iş açmadan gel!”

O gece yatağımda ağlarken, kendi kendime söz verdim: Bir gün büyüyecek ve bu evden gidecektim. Ama o gün gelene kadar, her sabah yeni bir suçlamayla uyanmaya devam ettim.

Liseye başladığımda işler daha da zorlaştı. Annem artık bana güvenmiyordu; telefonumu karıştırıyor, arkadaşlarımı sorguluyordu. Bir gün eve biraz geç kaldım diye kapıyı yüzüme kapattı: “Bu saatte nereden geliyorsun? Kimlerleydin?” Oysa sadece okuldan çıkıp kütüphaneye gitmiştim. Babam yine araya girmedi; sadece başını eğip sofradaki ekmeği böldü.

Bir akşam Burak’ın odasında sigara kokusu vardı. Annem hemen beni çağırdı: “Sen mi içtin? Kız başına utanmıyor musun?” Burak ise köşede sessizce gülüyordu. O an dayanamadım: “Anne, neden hep beni suçluyorsun? Hiç mi güvenmiyorsun bana?” Annem gözlerini kaçırdı: “Senin huyun böyle Elif… Ne yapsam değişmiyorsun.”

Üniversite sınavını kazandığımda Ankara’ya gitmek istedim. Annem karşı çıktı: “Kız başına büyük şehirde ne işin var? Burada kal, açıköğretim oku.” Ama ben direndim; ilk defa kendi hayatım için bir karar aldım. Babam yine sessizdi ama gözlerinde bir gurur parıltısı gördüm sanki.

Ankara’ya taşındığım ilk gün, özgürlüğün ne demek olduğunu anladım. Kimse bana hesap sormuyordu, kimse suçlamıyordu. Ama içimdeki o ses susmuyordu: “Ya yine suçlanırsan? Ya yine kimse inanmazsa?”

Bir gün yurtta cüzdan kayboldu. Herkes birbirine bakarken, oda arkadaşım Derya bana yaklaştı: “Seninle alakası yok biliyorum ama istersen birlikte arayalım.” O an gözlerim doldu; ilk defa biri bana inandı, ilk defa biri beni hemen suçlamadı.

Ama ailemle aramdaki mesafe büyüdükçe, içimdeki boşluk da büyüyordu. Annemle telefonda konuşurken hep mesafeli oluyordum. Bir gün hastalandığını söylediğinde hemen Ankara’dan otobüse atlayıp eve geldim. Kapıyı açtığımda yüzünde şaşkınlık vardı: “Sen mi geldin? Beklemiyordum.” O an anladım ki, ne yaparsam yapayım annemin gözünde hep o küçük kız çocuğu olarak kalacaktım; hep suçlanan, hep yanlış anlaşılan.

Bir akşam mutfakta çay koyarken annemle baş başa kaldık. Sessizlik ağırdı. Sonunda ben başladım: “Anne, neden hiç inanmadın bana? Neden hep suçladın?” Annem uzun süre sustu, sonra gözleri doldu: “Bilmiyorum Elif… Belki de kendi korkularımdan sana yansıttım. Belki de anneliği böyle öğrendim.”

O an annemin de aslında ne kadar kırılgan olduğunu gördüm. Ama bu, yılların yükünü hafifletmedi. İçimde hâlâ o küçük kız vardı; sevilmek isteyen, anlaşılmak isteyen.

Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ bazen aynaya baktığımda kendimi savunmak zorunda hissediyorum. İş yerinde bir hata olduğunda hemen üzerime alınırım; biri bana ters baktığında içim ürperir. Ama artık biliyorum ki, kendi değerimi başkalarının gözlerinde aramamalıyım.

Bazen düşünüyorum: Hayatımız boyunca hep kendimizi mi savunmak zorundayız? Yoksa bir gün gerçekten anlaşılacağımız bir yer var mı bu dünyada?

Siz hiç ailenizin gözünde haksız yere suçlandınız mı? Peki ya sizce insan kendi hikayesini değiştirebilir mi?