Onun Annesine Gerçeği Söyleyemedim: Bir Ana Kuzusuyla Yaşamak
“Elif, sofrayı neden hâlâ kurmadın? Emre işten gelmek üzere!” Şengül Hanım’ın sesi mutfağın duvarlarını titrettiğinde, elimdeki çay bardağı hafifçe titredi. İçimde biriken öfke ve çaresizlikle, “Birazdan hazır olur, Şengül Hanım,” dedim. O an, içimden geçenleri ona anlatmak, yıllardır biriktirdiğim acıyı haykırmak istedim ama yine sustum. Çünkü bu evde, benim sesim hep en son duyulandı.
Evliliğimizin ilk yılıydı. Emre’yle üniversitede tanışmıştık. O zamanlar bana ne kadar güçlü ve kararlı görünürdü! Ailesinin yanında ise bambaşka birine dönüşüyordu. Özellikle annesinin yanında… Şengül Hanım’ın gözleri hep üzerimdeydi; ne giydiğime, nasıl konuştuğuma, hatta nasıl güldüğüme bile karışırdı. “Bizim ailede kadın dediğin şöyle olur,” derdi sık sık. Emre ise annesinin yanında susar, bana bakıp gözlerini kaçırırdı.
Bir gün, annem aradı. “Kızım, iyi misin? Sesin hiç iyi gelmiyor,” dedi. O an ağlamamak için kendimi zor tuttum. “İyiyim anneciğim, biraz yorgunum sadece,” dedim. Annem her şeyi anladı ama bana yük olmamak için daha fazla sormadı.
Evliliğimizin ikinci yılında çocuk sahibi olamadığımız ortaya çıktı. Doktorlar, “Stresli ortamlar da etkiler,” dediler. Şengül Hanım ise her fırsatta laf sokmaya başladı: “Bizim zamanımızda kadın dediğin hemen hamile kalırdı. Elif’in bir garipliği var.” Emre ise yine sustu. O gece yatakta ona döndüm: “Emre, neden bir kere olsun beni savunmuyorsun?” dedim. Gözlerini kaçırdı: “Annem yaşlı, kırmak istemiyorum.”
Her gün biraz daha yalnızlaştım bu evde. Sabahları kahvaltı hazırlarken Şengül Hanım arkamdan konuşur, komşulara beni şikâyet ederdi: “Elif’in eli bereketsiz galiba.” Bir gün mutfakta patladım: “Yeter artık! Ben de insanım, ben de üzülüyorum!” dedim. O ise bana küçümseyerek baktı: “Sen bu eve gelin geldin, kurallarıma uyacaksın.”
Emre işten geldiğinde ona her şeyi anlatmak istedim ama o yine kaçtı: “Boş ver Elif, annem öyle biri işte.” O gece sabaha kadar ağladım. İçimdeki sevgiyle savaştım; Emre’yi çok seviyordum ama bu evde her geçen gün biraz daha eksiliyordum.
Bir gün hastanede doktor bana umut verici bir tedavi önerdi. Eve heyecanla döndüm, Emre’ye anlattım. O ise hemen annesine koştu: “Anne, Elif’in yeni bir tedavisi varmış.” Şengül Hanım alaycı bir şekilde güldü: “O kadar doktora gittiniz de ne oldu? Belki de sorun sende değildir oğlum.” O an Emre’nin yüzü kıpkırmızı oldu ama yine sustu.
Bir akşam yemek masasında Şengül Hanım komşuların yanında bana dönüp sordu: “Elif, senin ailende kısır var mı?” O an yer yarılsa da içine girsem dedim. Emre ise başını önüne eğdi. O gece ona bağırdım: “Artık yeter! Ya benim yanımda durursun ya da annenin!” Ama o yine sessizliğe gömüldü.
Bir sabah annem beni aradı ve sesimdeki kırgınlığı hissetti: “Kızım, istersen eve dön. Kimse için kendini harcama.” O an düşündüm; ben ne için savaşıyordum? Sevdiğim adam için mi, yoksa onun annesinin onayı için mi?
Bir gece Emre işten geç geldi. Yorgundu ama gözlerinde başka bir şey vardı. “Elif,” dedi, “Annemle konuştum. Biraz daha sabretmeni istiyor.” O an içimde bir şeyler koptu: “Ben sabretmekten yoruldum Emre! Sen hiç benim yanımda durmayacak mısın?”
O gece valizimi topladım. Şengül Hanım kapının önünde dikildi: “Nereye gidiyorsun?” dedi. Gözlerim doldu: “Kendimi bulmaya gidiyorum,” dedim.
Evden çıkarken Emre arkamdan bakakaldı. Bir adım atmadı, bir kelime etmedi. Annemin evine döndüğümde içimde hem bir boşluk hem de hafiflik vardı.
Aylar geçti. Emre birkaç kez aradı ama hiçbir zaman gerçekten özür dilemedi ya da değişeceğine dair söz vermedi. Şengül Hanım ise komşulara beni kötülerken, ben kendi hayatımı yeniden kurmaya başladım.
Şimdi dönüp baktığımda şunu soruyorum kendime: Bir kadının en büyük savaşı kendi hayatı için verdiği savaş mıdır? Yoksa sevdiklerinden vazgeçmek mi daha zordur? Siz olsaydınız ne yapardınız?