Kırık Bir Yuvada Sessiz Çığlık: 47 Yaşında Bir Adamın Boşanma Cesareti Arayışı
“Yeter artık, Murat! Seninle konuşmak imkânsız!” diye bağırdı Gülcan, mutfağın kapısını hızla kapatırken. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ellerim titriyordu, gözlerim masanın üzerindeki çay bardağına takılı kaldı. Yirmi yıl… Tam yirmi yıl boyunca bu evde, bu kadının yanında yaşadım. Bir zamanlar gözlerinin içine bakmaya doyamadığım kadın, şimdi bana yabancıydı. O an, içimdeki o boğucu sessizliği ilk kez bu kadar derin hissettim.
Kendime itiraf etmekten hep kaçtım: Ben artık bu evliliği istemiyorum. Ama ya çocuklar? Ya annem, babam, kardeşim? “Boşanmış adam” damgası yemekten korkuyorum. 47 yaşındayım, hayatımın yarısından fazlasını Gülcan’la geçirdim. Oğlum Baran üniversiteye hazırlanıyor, kızım Elif ise lisede. Onların gözünde güçlü baba olmak zorundayım. Ama ben… Ben aslında her sabah aynaya bakarken kendimi tanıyamıyorum.
Gülcan’la aramızdaki mesafe yıllar içinde büyüdü. Önceleri küçük tartışmalarla geçiştiriyorduk; işten yorgun gelirdim, o da çocuklarla uğraşmaktan bitap düşerdi. Sonra tartışmalar kavgaya, kavgalar sessizliğe dönüştü. Artık aynı evde iki yabancı gibiyiz. Akşam yemeklerinde konuşulan tek şey faturalar, okul masrafları ve alışveriş listeleri. Bir keresinde Baran bana “Baba, neden hiç gülmüyorsun?” diye sorduğunda, boğazımda bir düğüm oluşmuştu. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Bir gece salonda tek başıma otururken, annem aradı. “Oğlum, Gülcan’la aranızda bir şey mi var? Kadıncağız çok üzgün görünüyor,” dedi. Annem hep Gülcan’ı severdi; ona göre ben biraz soğuk ve içine kapanık bir adamdım. Belki de haklıydı. Ama kimse benim içimde kopan fırtınaları bilmiyordu ki…
Gülcan’la son büyük tartışmamızda bana “Seninle yaşlanmak istemiyorum,” dedi. O an içimde bir şeyler yıkıldı. Onun da mutsuz olduğunu biliyordum ama bunu bu kadar açık duymak… Sanki yıllardır biriktirdiğimiz bütün anılar bir anda silindi gitti.
Bir gün işyerinde yakın arkadaşım Cem ile dertleşirken, “Murat, hayat kısa. Kendini bu kadar harcama,” dedi. Cem de yıllar önce boşanmıştı; şimdi ikinci evliliğinde mutlu görünüyordu. Ama ben onun kadar cesur değildim. Boşanmak… Bu kelime bile midemi bulandırıyordu. Toplumun gözünde başarısız olmak, çocuklarımı üzmek… Ya yalnız kalırsam? Ya pişman olursam?
Geceleri uyuyamıyorum artık. Gülcan’la aynı yatakta sırt sırta yatıyoruz; aramızda kilometrelerce mesafe var sanki. Bazen onun ağladığını duyuyorum ama yanına gidip sarılacak gücü bulamıyorum kendimde. Belki de ikimiz de çoktan vazgeçtik birbirimizden.
Bir sabah Elif’in odasının önünden geçerken, annesiyle fısıldaştığını duydum:
– Anne, babam neden hiç bizimle konuşmuyor?
– Bilmiyorum kızım, belki de çok yorulmuştur.
O an içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Çocuklarımın gözünde eksik bir baba olmak… Bu düşünce beni mahvediyor.
Bir akşam Gülcan’la baş başa oturduk. Sessizlik uzadıkça uzadı. Sonunda ben dayanamayıp sordum:
– Gülcan, sence biz nereye gidiyoruz?
Gözleri doldu, bana bakmadan cevap verdi:
– Bilmiyorum Murat… Sadece çok yoruldum.
O an karar vermem gerektiğini anladım ama yine sustum. Cesaret edemedim.
Bir hafta sonra Baran’ın okulunda veli toplantısı vardı. Diğer velilerle sohbet ederken herkes ailesinden bahsediyordu; mutlu aile fotoğrafları gösteriliyordu telefonda. Ben ise sadece gülümsedim, hiçbir şey söylemedim. Eve dönerken arabada ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Bir gece yine salonda otururken Elif yanıma geldi:
– Baba, sen bizi bırakıp gider misin?
Şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim.
– Hayır kızım, neden öyle düşünüyorsun?
– Çünkü hiç mutlu görünmüyorsun…
O an gözlerim doldu. Kızımın gözünden bile kaçamamıştı mutsuzluğum.
Artık her günüm aynı: Sabah işe gitmek için evden çıkarken içimde bir boşluk, akşam eve dönerken tarifsiz bir ağırlık… Gülcan’la konuşmaya çalışıyorum ama her seferinde kelimeler boğazıma düğümleniyor.
Bir gün cesaretimi topladım ve Gülcan’a dedim ki:
– Biz böyle devam edemeyiz… Belki de ikimiz için en iyisi ayrılmak.
Gözleri doldu ama bana kızmadı. Sadece başını salladı:
– Belki de haklısın Murat…
O an hem bir rahatlama hem de büyük bir korku hissettim. Yıllardır beklediğim cümleyi kurmuştum ama şimdi ne olacaktı?
Çocuklara nasıl söyleyeceğimizi düşündük günlerce. Sonunda bir akşam onları karşımıza aldık:
– Anne ve babanız olarak sizi çok seviyoruz ama artık birlikte mutlu olamıyoruz…
Baran hiçbir şey söylemeden odasına gitti; Elif ise ağlamaya başladı. O an kalbim yerinden çıkacak sandım.
Boşanma süreci başladıktan sonra ailemden büyük tepki aldım. Annem bana küstü, kardeşim “Sen nasıl aileni dağıtırsın?” diye bağırdı telefonda. İşyerinde dedikodular başladı; bazı arkadaşlarım arkamdan konuştuğunu biliyorum.
Ama zamanla şunu fark ettim: Kendi hayatımı yaşamak zorundayım. Çocuklarım ilk başta çok zorlandı ama şimdi yavaş yavaş alışıyorlar. Gülcan’la aramızda artık kavga yok; sadece çocuklarımız için görüşüyoruz.
Bazen geceleri hâlâ yalnızlıktan korkuyorum ama artık aynaya baktığımda kendimi daha iyi tanıyorum. Hayat kırık dökük de olsa devam ediyor.
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileniz ve toplum baskısı arasında sıkışıp kalmak mı, yoksa kendi mutluluğunuz için cesurca bir adım atmak mı?