Sürprizler ve Sessizlikler: Bir Annemin Hikayesi
— Anne, lütfen bana bunu yapma! — diye bağırdı Elif, kapıdan içeri girerken. Elindeki çantayı yere fırlattı, anahtarlar parke üzerinde tiz bir ses çıkardı. O an aynada saçımı düzeltirken ellerimin titrediğini fark ettim. İçimde bir yer sızladı ama yüzümdeki sakin ifadeyi bozmadım.
— Neyden bahsediyorsun, Elif? — dedim sessizce.
Elif’in gözleri dolmuştu, ama öfkesini saklamıyordu. — Anne, bir ay önce söyledim sana! Bugün benim iş görüşmem vardı, senin de Zeynep’i okuldan alman gerekiyordu! Unuttun mu gerçekten? — dedi, sesi çatallandı.
Bir an sustum. Hafızamda bulanık bir gölge dolaştı. Zeynep’in okuldan alınması… Elif’in iş görüşmesi… Evet, bir şeyler konuşmuştuk ama o kadar çok şey üst üste geldi ki…
— Özür dilerim kızım, gerçekten hatırlamıyorum… — dedim, kelimeler boğazımda düğümlendi.
Elif ellerini saçlarına götürdü, sinirle çekiştirdi. — Anne, bu kaçıncı? Geçen hafta da market listesini unuttun, babamın ilaçlarını da karıştırdın! Ne oluyor sana? — dedi.
O an içimdeki utanç ve çaresizlik dalga dalga yükseldi. Ben Halime Yılmaz, yıllarca bu evin direği oldum. Herkesi idare ettim, çocuklarımı büyüttüm, eşimi hastanelerde yalnız bırakmadım. Ama şimdi… Şimdi her şey elimden kayıp gidiyor gibi.
Elif’in sesiyle kendime geldim. — Anne, bak bana! Lütfen… Bir doktora gitsek mi? Belki vitamin eksikliği falandır…
Başımı salladım ama içimde bir korku vardı. Ya bu unutkanlık geçici değilse? Ya annem gibi ben de yaşlandıkça kendimi kaybediyorsam?
O sırada kapıdan torunum Zeynep girdi. Yüzünde hafif bir kırgınlık vardı. — Anneanne, bugün beni almaya gelmedin… Öğretmenim çok kızdı… — dedi sessizce.
Dizlerimin bağı çözüldü. Zeynep’in gözlerinde hayal kırıklığını görmek, Elif’in öfkesinden daha çok acıttı canımı. Ona sarılmak istedim ama Zeynep geri çekildi.
— Özür dilerim kuzum… Unutmuşum… — dedim titrek bir sesle.
Elif derin bir nefes aldı. — Anne, bak seni suçlamak istemiyorum ama artık böyle olmuyor. Ben çalışmak zorundayım, Zeynep’e de bakacak kimse yok. Babam zaten kendiyle zor baş ediyor…
Eşim Mehmet son zamanlarda iyice içine kapanmıştı. Emekli olduktan sonra hayata küsmüş gibiydi. Evde sürekli televizyonun karşısında oturuyor, bazen günlerce tek kelime etmiyordu. Ona da yetemediğimi hissediyordum.
Elif’in sesiyle tekrar irkildim. — Belki bir yardımcı tutsak? Ya da Zeynep’i etüte yazdırsak? Ama anne, senin de bir doktora görünmen lazım…
İçimdeki gururla korku savaşıyordu. Yıllarca kimseye muhtaç olmadan yaşadım. Şimdi ise kızım bana bakıcı tutmayı teklif ediyordu. Bu düşünceye alışmak çok zordu.
O gece uyuyamadım. Mehmet horlarken ben tavana bakıp düşündüm: Nerede hata yaptım? Neden her şey üst üste geldi? Annem de yaşlanınca böyle olmuştu; eşyalarını kaybederdi, isimleri karıştırırdı. O zamanlar ona sabır gösterirdim ama şimdi Elif’in bana gösterdiği sabır bana yetmiyordu sanki.
Sabah kahvaltıda Elif’le konuşmaya çalıştım.
— Kızım, ben… Ben de üzülüyorum böyle olduğum için. Ama bazen gerçekten hatırlayamıyorum. Sanki beynimde bir sis var…
Elif gözlerini kaçırdı. — Anne, biliyorum kolay değil. Ama ben de çok yoruldum. Hem iş hem çocuk hem ev… Bazen keşke babam daha iyi olsaydı diyorum ama biliyorum ki o da elinden geleni yapıyor.
Mehmet kaşlarını çattı. — Ben mi suçluyum şimdi? — dedi alıngan bir sesle.
Elif hemen geri adım attı. — Hayır baba, öyle demek istemedim… Sadece…
O an sofrada bir sessizlik oldu. Herkes kendi derdine gömüldü.
Bir hafta sonra Elif beni doktora götürdü. Nöroloji bölümünde uzun uzun sorular sordular, testler yaptılar. Sonunda doktor hafif bir demans başlangıcı olabileceğini söyledi. İlaçlar verdi, bol bol yürüyüş yapmamı ve zihnimi aktif tutmamı önerdi.
Eve dönerken Elif arabada ağladı. — Anne, ben sensiz ne yaparım? Sen benim dayanağımsın…
Onun elini tuttum. — Kızım, ben buradayım hâlâ. Sadece biraz daha desteğe ihtiyacım var galiba…
O günden sonra evde dengeler değişti. Elif bana daha çok yardımcı olmaya başladı ama aramızda görünmez bir mesafe oluştu sanki. Ben ise her gün hafızamı zorlayarak eski günleri hatırlamaya çalıştım: Elif’in doğduğu günü, Mehmet’le ilk tanıştığımız akşamı, annemin bana ördüğü yeleği…
Bir gün Zeynep yanıma geldi.
— Anneanne, sen eskiden bana masal anlatırdın ya… Yine anlatır mısın?
Gözlerim doldu. Hafızamın derinliklerinden eski bir masal bulup anlattım ona; Zeynep gözlerini kocaman açarak dinledi.
O an anladım ki; belki bazı şeyleri unutabilirim ama sevgimi asla kaybetmem.
Yıllar geçtikçe hayatımızda birçok şey değişti: Elif iş buldu, Zeynep büyüdü, Mehmet biraz daha içine kapandı ama ben hâlâ buradaydım; eksik ve kusurlu halimle de olsa ailemin yanındaydım.
Bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: “Bir insan ne zaman gerçekten yaşlanır? Hafızasını kaybettiğinde mi yoksa sevdiklerinin gözündeki yerini kaybettiğinde mi?” Sizce hangisi daha acı?