Ailemden Vazgeçmek: Kardeşim Beni Bencil Sanıyor, Ama Pişman Değilim
“Sen gerçekten gidiyor musun, Elif?”
Ağabeyim Murat’ın sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem, elleriyle hamuru yoğururken bir an durdu, gözleri doldu. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim duyguların hepsi birden boğazıma düğümlendi.
Küçük bir Anadolu kasabasının kenar mahallesinde, üçümüz; annem, ağabeyim ve ben, eski bir evde yaşıyorduk. Babam ben beş yaşındayken başka bir şehirde iş bulmuş ve bir daha dönmemişti. Annem, sabahın köründe kalkıp tavuklara yem verir, akşam olunca da mahalleye süt dağıtırdı. Ağabeyim Murat ise babamın yokluğunda evin erkeği olmaya çalıştı, ama çoğu zaman öfkesini benden çıkardı.
Ben ise hep sessizdim. Okuldan eve dönerken yolda kitap okuyan, hayalleriyle yaşayan o kızdım. Annem bana “Elif’im, sen akıllı kızsın, oku da kurtar kendini” derdi. Ama Murat için işler farklıydı. O, liseyi bitiremeden çalışmaya başlamıştı; bana hep “Sen de sonunda burada kalacaksın, hayallerinle değil” derdi.
O gün, üniversiteyi kazandığımı öğrendiğimde sevinçten ağladım. Ankara’da okuyacaktım! Annem gözyaşlarıyla sarıldı bana, ama Murat’ın yüzü asıldı. Akşam yemeğinde sessizlik vardı. Sonunda Murat patladı:
“Sen gidersen annem ne olacak? Ben tek başıma nasıl bakacağım ona? Hepimiz burada sıkışıp kaldık, bir tek sen mi kurtulacaksın?”
O an içimde bir şey kırıldı. Yıllardır üzerime yüklenen sorumluluğun ağırlığıyla ezildiğimi fark ettim. Ama yine de suçluluk duygusu yakamı bırakmadı.
Gidiş günü geldiğinde annem bana eski bir atkı verdi: “Bunu ben gençken örmüştüm. Ankara’da üşürsün.” Murat ise kapının önünde durdu, göz göze gelmemeye çalışarak:
“Bencil olma Elif. Annemi burada bırakıp gitmek kolay mı sanıyorsun?” dedi.
Otobüs hareket ederken camdan dışarı baktım; annem el sallıyor, Murat ise arkasını dönmüştü. O an içimde hem özgürlüğün hem de pişmanlığın acı tadı vardı.
Ankara’da hayat bambaşkaydı. İlk haftalar boyunca her gece annemi aradım; sesinde yorgunluk vardı ama bana güçlü görünmeye çalışıyordu. Murat ise telefona hiç çıkmadı. Bir gün annem hastalandı; Murat aradı ve öfkeyle bağırdı:
“Bak gördün mü? Senin yüzünden annem hastalandı! Burada olsaydın böyle olmazdı!”
O gece sabaha kadar ağladım. Yurttaki arkadaşlarım anlamaya çalıştı ama kimse benim suçluluk duygumu paylaşamazdı. Bir yandan derslerime odaklanmaya çalışıyor, diğer yandan ailemin yükünü sırtımda taşıyordum.
Aylar geçti. Annem iyileşti ama Murat’ın öfkesi dinmedi. Bayramda eve döndüğümde Murat kapıyı açmadı bile. Annem ise beni sarılarak karşıladı:
“Elif’im, senin yolun başka. Ben buradayım diye kendini suçlama. Herkes kendi hayatını yaşamalı.”
Ama Murat sofrada bile konuşmadı benimle. Akşam olunca bahçede karşıma çıktı:
“Senin yerinde ben olsam gitmezdim,” dedi dişlerini sıkarak. “Sen hep kendini düşündün.”
O an ona anlatmak istedim: Ben de korkuyorum, ben de yalnızım! Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Üniversiteyi bitirdim, Ankara’da iş buldum. Annem yaşlandı, Murat evlendi ama hâlâ bana kırgın. Her bayram eve döndüğümde aynı bakışlar, aynı sessizlik…
Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ kendimi sorguluyorum: Kendi hayatımı seçmekle bencil mi oldum? Yoksa herkesin kendi yolunu çizmesi mi gerek?
Bazen geceleri Ankara’nın kalabalığında yürürken kendi kendime soruyorum: “Ailemi geride bırakmasaydım kim olurdum? Peki ya şimdi kimim?” Sizce insan kendi mutluluğu için ailesini geride bırakabilir mi?