Anneye Veda: Bir Sonbahar Sabahı
“Anne, lütfen… Bunu yapmak zorundayım!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem, mutfağın kapısında ellerini önünde kenetlemiş, bana öylece bakıyordu. Gözlerinde hem öfke hem de korku vardı. O an, içimdeki fırtına dışarıya taşmıştı; oğlum Emir’i kucağıma alıp kapıya yöneldim. Babamın sesi, koridorun ucundan yankılandı: “Zeynep! Bu eve bir daha dönme sakın!”
O sabah, İstanbul’un gri gökyüzüyle yarışan ruh halimle, bir taksiye bindim. Şoför, yaşlıca bir adamdı; gözleri aynadan sürekli bana ve kucağımdaki Emir’e kayıyordu. Yağmur damlaları camdan süzülürken, içimdeki suçluluk ve çaresizlik birbirine karışıyordu. Adresi söylediğimde adamın kaşları hafifçe çatıldı: “Çocuk Yuvası mı?” dedi sessizce. Başımı eğdim, cevap veremedim.
Her şey altı ay önce başlamıştı. Üniversiteden mezun olduktan sonra ailemin baskısıyla öğretmenlik yapmaya başlamıştım. Annem, “Kız kısmı evde oturur, işine gücüne bakar,” derdi hep. Ama ben başka bir hayat istiyordum. O hayatı bulduğumu sandığımda ise her şey daha da karmaşık hale geldi. Emir’in babası, Murat, askerdeyken tanışmıştık. Kısa sürede birbirimize aşık olduk ama ailem onun asker olmasını istemedi. “Askerin karısı olmak zor,” dedi babam. “Her an şehit haberi gelir.”
Ama ben Murat’a inandım. Kaçamak buluşmalar, gizli mesajlar… Sonra hamile kaldım. Bunu aileme söylediğimde kıyamet koptu. Babam günlerce konuşmadı, annem ise her gece ağladı. Murat’ın ailesi de bizi istemedi; onlar da kendi oğulları için başka birini hayal etmişlerdi. Bir süre sonra Murat’tan da haber alamadım. Göreve gitmişti, dönmedi.
Emir doğduğunda annem bana sırtını döndü. “Bu çocuk bizim günahımız değil,” dedi. Evdeki herkes bana yabancılaştı. Kardeşim Ayşe bile odama uğramaz oldu. Her gün biraz daha yalnızlaştım. Sadece Emir’in kokusu, minik elleri bana yaşama gücü veriyordu.
Ama hayat İstanbul’da bekar bir anne için kolay değildi. İşe geri dönemedim; kimse bekar bir anneye iş vermek istemedi. Komşuların bakışları, dedikoduları… “Zeynep’in karnı burnundaydı, şimdi çocuk ortada yok!” diyenler… Annem her gün biraz daha sertleşti bana karşı. “Ya bu çocuğu babasına verirsin ya da başının çaresine bakarsın!”
Bir gece mutfakta otururken annem yanıma geldi. Gözleri kan çanağı gibiydi. “Kızım,” dedi titrek bir sesle, “Senin iyiliğin için söylüyorum. Bu çocukla burada yaşayamazsın.” O an içimde bir şeyler koptu. Annemin sevgisiyle toplumsal baskılar arasında sıkışıp kalmıştım.
O sabah kararımı verdim. Emir’i alıp evden çıktım. Takside giderken içimdeki ses susmuyordu: “Bir anne çocuğunu bırakır mı?” Ama başka çarem yoktu; ne param vardı ne de destekçim.
Çocuk yuvasının önüne geldiğimizde taksici bana acıyan gözlerle baktı: “Kızım, emin misin?” Başımı salladım ama gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kapıyı açtığımda Emir uyanmıştı; bana gülümsedi. O gülüş içimi parçaladı.
Yuvanın kapısında görevli kadın beni süzdü: “Buyurun?”
“Ben… Ben oğlumu bırakmak istiyorum,” dedim titreyen bir sesle.
Kadın şaşkınlıkla bana baktı: “Neden?”
Cevap veremedim. Sadece ağladım.
Birkaç saat sonra işlemler tamamlandı. Emir’i son kez öptüm; saçlarını kokladım. “Seni çok seviyorum oğlum,” dedim kulağına fısıldayarak.
Yuvadan çıktığımda yağmur daha da şiddetlenmişti. Sanki gökyüzü de benimle ağlıyordu.
Eve döndüğümde annem kapıyı açmadı. Babam camdan bakıp perdeyi çekti. Ayşe ise sessizce arkamdan baktı ama hiçbir şey söylemedi.
Geceleri uyuyamaz oldum; Emir’in ağlama sesini hayal ediyordum sürekli. Her gün yuvanın önünden geçiyor ama içeri giremiyordum.
Bir gün Murat’ın annesi aradı: “Oğlumuz şehit oldu,” dedi soğuk bir sesle. “Ama torunumuzu görmek isteriz.”
İçimdeki acı katlandı. Hem Murat’ı hem de Emir’i kaybetmiştim.
Aylar geçti… Annem bir gün kapımı çaldı. Gözleri yaşlıydı: “Kızım, affet beni,” dedi. “Torunumu geri alalım.”
Ama artık çok geçti; Emir başka bir aileye verilmişti.
Şimdi her sabah aynı soruyla uyanıyorum: Bir anne çocuğunu bırakmak zorunda kalırsa, onu hala anne sayarlar mı? Siz olsaydınız ne yapardınız? Lütfen bana söyleyin…