Bir Yüzüğün Ardında Saklanan Hayatlar
Elimi kapının koluna uzattığımda, parmaklarımda bir eksiklik hissettim. Sanki tenimde bir boşluk vardı; nişan yüzüğüm yoktu. Oysa her sabah, annemin gözleri önünde, mutfakta çay demlerken takardım onu. Bugün ise, parmaklarım kendi iradesiyle yüzüğü antredeki küçük tabakta bırakmıştı. Ne acelem vardı, ne de unutkanlığım tutmuştu. Sadece… takmak istememiştim. Bunu otobüste, kalabalığın arasında tutunduğumda fark ettim. Metalin soğukluğunu değil, çıplak tenimin ürperişini hissettim. İçimde bir huzursuzluk büyüdü.
Telefonum titredi. “Zeynep, yüzüğünü takmayı unutmuşsun galiba?” Annem. Her zamanki gibi gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Cevap yazmadım. Camdan dışarı bakarken, İstanbul’un gri sabahında kendi içimde kaybolmuş gibiydim. Kafamda binbir düşünce: Ali’yle evlilik hazırlıkları, ailemin beklentileri, iş yerindeki baskılar… Hepsi üstüme üstüme geliyordu.
O gün iş yerinde de huzurum yoktu. Masamda otururken, yan masadaki Ayşe’nin fısıltılarını duydum: “Zeynep nişanlı değil miydi? Yüzüğü yok bugün.” Sanki herkesin gözü parmağımdaydı. Ali’yle üç yıldır birlikteydik. Onu seviyordum, ama son zamanlarda içimde bir boşluk vardı. Sanki bu evlilik benim seçimim değilmiş gibi hissediyordum.
Akşam eve dönerken annem kapıda bekliyordu. “Kızım, hayırdır? Yüzüğünü neden takmadın? Ali’nin annesi görse ne der?” dedi endişeyle. “Unutmuşum anne,” dedim yalan söyleyerek. Ama gözlerimden anladı yalan söylediğimi. “Bak Zeynep, bu işler şaka kaldırmaz. İnsanlar konuşur. Bizim ailemizin adı var!”
O gece odamda yalnız kaldığımda, yüzüğü elime aldım. Küçük, sade bir altın yüzük. Ali’nin bana evlenme teklif ettiği o anı hatırladım: Boğaz’da bir çay bahçesinde, gözlerimin içine bakarak sormuştu: “Benimle bir ömür geçirir misin?” O an mutluluktan ağlamıştım. Ama şimdi… Şimdi neden bu kadar boğulmuş hissediyordum?
Ertesi gün Ali’yle buluştuk. Yüzüğümü yine takmamıştım. Ali hemen fark etti: “Bir sorun mu var Zeynep? Yoksa benden utanıyor musun?” dedi kırgın bir sesle. “Hayır Ali, sadece… Bilmiyorum, biraz kafam karışık,” dedim. “Bak Zeynep, ailelerimiz her şeyi hazırlıyor. Düğün salonu tutuldu, davetiyeler basıldı bile. Şimdi vazgeçmek olmaz,” dedi sesi titreyerek.
Ali’nin gözlerinde korku ve öfke vardı. Onu üzmek istemiyordum ama kendi içimde de kaybolmuştum. Eve döndüğümde annemle babam tartışıyordu: “Kızın aklı başka yerde galiba,” dedi babam sinirli bir şekilde. Annem ise beni savunmaya çalışıyordu: “Belki de streslidir, genç kız işte…”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Pencereden dışarı bakarken İstanbul’un ışıkları altında kendi hayatımı sorguladım: Ben gerçekten Ali’yle evlenmek istiyor muydum? Yoksa ailemin ve toplumun baskısıyla mı bu yola girmiştim?
Bir hafta boyunca yüzüğü takmadım. Herkesin bakışları üzerimdeydi; iş yerinde dedikodular arttı, ailem daha da baskıcı oldu. Bir akşam babam sofrada patladı: “Bak kızım, bu ailede kimse laf getirmez! Ya o yüzüğü takarsın ya da bu evde kalmazsın!” Annem ağlamaya başladı: “Ne olur Zeynep, bizi mahcup etme…”
O an içimde bir şey koptu. “Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum!” diye bağırdım gözyaşları içinde. Babam masadan kalktı: “O zaman defol git bu evden!” Annem bana sarıldı: “Yapma kızım, nereye gideceksin?”
O gece eşyalarımı topladım ve en yakın arkadaşıma, Elif’e sığındım. Elif beni kapıda karşıladı: “Ne oldu Zeynep?” dedi endişeyle. Her şeyi anlattım ona; Ali’yle olan ilişkimi, ailemin baskısını, kendi içimdeki boşluğu… Elif sarıldı bana: “Kendi hayatını yaşamak için cesaretin var mı?” diye sordu.
Günlerce Elif’in yanında kaldım. Ailem aramadı bile; sadece annem gizlice mesaj attı: “Ne olur dön kızım…” Ali ise defalarca aradı ama açmadım.
Bir sabah Elif’le kahvaltı yaparken televizyonda bir haber çıktı: “Genç kadın ailesinin baskısıyla istemediği biriyle evlendi ve mutsuz oldu.” O an gözlerim doldu; ben de o kadınlardan biri olmak istemiyordum.
Bir hafta sonra Ali’yle buluştum. Gözleri şişmişti; belli ki o da çok üzülmüştü. “Zeynep, ne olur bana gerçeği söyle,” dedi titrek bir sesle.
Derin bir nefes aldım: “Ali, seni seviyorum ama kendimi kaybettim bu süreçte. Herkesin istediği gibi biri olmaktan yoruldum. Belki de biraz zamana ihtiyacımız var.” Ali başını öne eğdi: “Ailem ne der bilmiyorum ama sen mutlu olacaksan ben de beklerim,” dedi sessizce.
Aileme döndüğümde babam hâlâ öfkeliydi ama annem sarıldı bana: “Kızım, sen mutlu ol yeter ki…”
Şimdi odamda yalnız otururken yüzüğü elime alıyorum ve düşünüyorum: Bir kadının kendi hayatını seçmesi neden bu kadar zor? Toplumun beklentileriyle kendi isteklerimiz arasında sıkışıp kalmak zorunda mıyız? Siz olsaydınız ne yapardınız?