Sevginin Yarası: Bir Düğün Günü, Bir Anne ve Kızının Sessiz Savaşı
“Anne, neden hep kendi bildiğini okudun?” Elif’in sesi, düğün salonunun kalabalığına rağmen kulağımda yankılandı. O an, gelinliğinin içinde bana bakarken gözlerinde biriken yaşları gördüm. Herkes mutluydu; halalar, amcalar, komşular… Ama benim içimde bir fırtına kopuyordu.
Kırmızı kurdeleyle beline sardığım umutlarım, Elif’in bakışlarında birer birer çözülüyordu sanki. Oysa ben onun için her şeyi yapmıştım. Babası erken yaşta bizi bırakıp gidince, hem anne hem baba oldum. Sabahları simit satıp akşamları dikiş dikerek büyüttüm onu. Hiçbir zaman eksik bırakmadım; ne sevgimi, ne de soframızdaki ekmeği. Ama şimdi, Elif’in gözlerinde sadece bir yabancıydım.
Düğün günüydü; herkesin en mutlu olması gereken gün. Ama bizim aramızda görünmez bir duvar vardı. Elif’in çocukluğundan beri süren sessizliğimiz, bugün daha da ağırdı. O küçükken, ona sarılmak isterdim ama hep bir acelem vardı. “Anneciğim, biraz oynayalım mı?” dediğinde, “Şimdi olmaz kızım, işim var,” derdim. Şimdi ise o bana sırtını dönüyordu.
Damat tarafı masasında otururken, kayınvalidesiyle gülüşmesini izledim. İçimde bir kıskançlık dalgası yükseldi. “Ben de onun annesiyim,” dedim kendi kendime. Ama Elif’in bana ayıracak vakti yoktu. Herkes onun etrafında pervane olmuştu. Ben ise köşede, eski bir sandalye gibi unutulmuştum.
Bir ara Elif yanıma geldi. “Anne, neden bu kadar üzgünsün? Bugün benim en mutlu günüm,” dedi. Gözlerime bakmadı bile. “Sen mutluysan ben de mutluyum kızım,” dedim ama sesim titredi. O an içimdeki bütün kırgınlıklar döküldü yere.
Gece ilerledikçe, misafirler yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ben ise hala orada, Elif’in çocukluğundan kalma anılarla baş başaydım. Onun ilk adımlarını hatırladım; düşüp dizini kanattığında nasıl ağladığını… O zamanlar ona sarılıp teselli ederdim. Şimdi ise aramızda kilometrelerce mesafe var gibiydi.
Birden Elif’in sesiyle irkildim: “Anne, seninle konuşmam lazım.” Onu takip ettim; salonun arka tarafında kimsenin olmadığı bir köşeye geçtik.
“Biliyor musun anne,” dedi gözleri dolu dolu, “ben hep senin onayını bekledim. Ama hiçbir zaman tam olarak alamadım. Hep daha fazlasını istedin benden.”
Şaşırdım. “Kızım, ben sadece senin iyiliğini istedim. Hayatta güçlü olmanı, kimseye muhtaç olmamanı…”
Elif başını salladı: “Ama ben bazen sadece yanında olmanı istedim. Beni dinlemeni, anlamanı… Sen hep çalıştın, hep koşturdun. Ben ise yalnız büyüdüm.”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllarca verdiğim emeklerin, aslında ona ulaşmadığını fark ettim. Belki de sevgimi göstermeyi becerememiştim.
“Affet beni kızım,” dedim gözyaşlarımı tutamayarak. “Ben de annemden böyle gördüm. Sevgiyi çalışarak göstermek sandım.”
Elif bana sarıldı; ilk defa uzun zamandır bu kadar yakın hissettim ona kendimi. “Ben seni hep sevdim anne,” dedi fısıltıyla.
O gece eve döndüğümde, eski fotoğraflara baktım. Elif’in çocukluk resimleri… Her birinde ben yokum; ya işteyim ya da başka bir telaşın peşindeyim. O an anladım ki; bazen sevgiyi göstermek için sadece yanında olmak yeterliymiş.
Ertesi sabah Elif aradı: “Anneciğim, kahvaltıya gelsene? Konuşacak çok şeyimiz var.” İçimde bir umut filizlendi.
Ama hâlâ kendime soruyorum: Sevgi gerçekten fedakârlıkla mı ölçülür? Yoksa bazen sadece dinlemek ve yanında olmak mı gerekir? Sizce anneler ve kızları birbirlerini anlamayı neden bu kadar geç öğreniyor?