Kırık Kanatlar: Geçmiş Kapıyı Çalınca
“Murat, neredesin? Yine mi geç kaldın?” Annemin sesi, evin duvarlarında yankılandı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Anahtarı kapının üstünde bırakıp içeri girdim. Annem mutfakta, gözleri dolu dolu bana bakıyordu. “Baban bu akşam da gelmeyecekmiş,” dedi sessizce. Yutkundum. Babamın yokluğu, evdeki havayı ağırlaştırıyordu. Ama bu akşam başka bir şey vardı; içimdeki huzursuzluk, yıllardır sakladığım bir sırrın ağırlığıyla birleşmişti.
O gün işten erken çıkmıştım. Müdürüm, “Murat, projeyi yetiştirdin, biraz dinlen,” demişti. Eve giderken markete uğradım, eşim Zeynep’in en sevdiği börekten aldım. Onunla güzel bir akşam yemeği hayali kuruyordum. Kapıyı açtığımda evde bir sessizlik vardı. Salona geçtiğimde Zeynep’in telefonu masada titriyordu. Ekranda bir mesaj: “Seni özledim, ne zaman görüşürüz?” Gönderen: Emre.
İçimde bir fırtına koptu. Zeynep’in sesi koridordan geldi: “Murat, geldin mi?” Yüzümdeki ifadeyi saklamaya çalışarak mutfağa geçtim. “Bugün erken geldim, sürpriz yapmak istedim,” dedim. Göz göze geldik. O an, aramızdaki mesafenin ne kadar büyüdüğünü fark ettim.
Yemek boyunca konuşmadık. Zeynep’in gözleri kaçamak bakışlarla doluydu. Ben ise kafamda binbir soru… Emre kimdi? Zeynep neden bana anlatmamıştı? İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım ama başaramadım.
Gece yarısı, Zeynep uyurken telefonunu aldım. Mesajları okudukça kalbim sıkıştı: “Seni unutamıyorum… O günkü gibi gülümsemeni özledim…” Zeynep de cevap vermişti: “Bilmiyorum Emre, kafam çok karışık.”
Sabah olduğunda Zeynep’e her şeyi sordum. “Emre kim?” dedim, sesim titriyordu. Zeynep gözlerini kaçırdı. “Üniversiteden arkadaşım… Yıllar sonra karşılaştık,” dedi. Ama ben biliyordum; bu sadece bir arkadaşlık değildi.
O hafta boyunca evde soğuk bir savaş başladı. Annem aradı, “Nasılsınız oğlum?” dediğinde sesim titredi: “İyiyiz anne.” Ama iyi değildik. Babamın yıllar önce başka bir kadına aşık olup evi terk etmesi aklıma geldi. Annem yıllarca sabretmişti. Ben de mi sabredecektim? Yoksa her şeyi bırakıp gidecek miydim?
Bir akşam Zeynep’le oturup konuşmaya karar verdim. “Zeynep,” dedim, “Beni hâlâ seviyor musun?” Gözleri doldu. “Murat, bilmiyorum… Kendimi kaybettim. Seninle mutlu muyum emin değilim.” O an içimdeki bütün umutlar yıkıldı.
Ertesi gün iş yerinde dalgındım. Arkadaşım Serkan yanıma geldi: “Ne oldu Murat, yüzün asık?” Anlatamadım. Türkiye’de erkeklerin duygularını anlatması kolay değildir. Hele ki aile meselelerini… Ama Serkan ısrar etti: “Bak kardeşim, kimse mükemmel değil. Belki de konuşmanız gerek.”
O gece annemi aradım. “Anne, babamı hiç affettin mi?” diye sordum. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra ağlamaklı bir sesle cevap verdi: “Affetmek kolay değil oğlum… Ama insan bazen kendini affetmeli önce.”
Zeynep’le son kez konuştuk. “Ne yapmamı istersin?” dedim. O da ağlayarak, “Bilmiyorum Murat… Belki de biraz ayrı kalmalıyız,” dedi.
Evi terk ettim o gece. İstanbul’un soğuk sokaklarında yürürken geçmişimi düşündüm; babamın gidişi, annemin yalnızlığı, şimdi de benim kırık evliliğim… Acaba biz Türk erkekleri duygularımızı bastırarak mı büyüyoruz? Yoksa gerçekten sevmeyi bilmiyor muyuz?
Şimdi yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. Zeynep’le hâlâ konuşuyoruz ama aramızda eski sıcaklık yok. Annem hâlâ her gün arıyor, “İyi misin oğlum?” diye soruyor.
Belki de hayat, affetmeyi ve yeniden başlamayı öğrenmek demektir… Sizce insan geçmişini affedebilir mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?