Bir Annenin Sabrı: Üç Kalbin Yükü

“Elif Hanım, açık konuşmam gerekirse, bu hamilelik sizi öldürebilir.”

Doktorun sesi, hastane odasının soğuk duvarlarında yankılandı. Annem yanımda titreyen elleriyle dua ederken, eşim Murat’ın gözleri dolmuştu. O an, içimde üç can taşıdığımı öğrendiğimde, korku ve sevinç birbirine karıştı. Üçüzler… Bir mucizeydi bu. Ama aynı zamanda bir lanet gibi üzerime çökmüştü.

Murat elimi sıktı. “Elif, sağlığın her şeyden önemli. Belki… Belki birini bırakmamız gerek.”

O an içimde bir şey koptu. “Hayır!” dedim, gözyaşlarımı tutamadan. “Hepsi benim evladım. Hiçbirinden vazgeçemem.”

O gece eve döndüğümüzde annem bana sarıldı. “Kızım, Allah sabrını verir. Ama senin canın da bizim için çok kıymetli.”

Geceleri uyuyamıyordum. Karnımdaki her tekmede hem umutlanıyor hem de korkuyordum. Her sabah başımda dönmeler, bulantılar… Murat işe gitmeden önce bana çorba yapıyor, annem dualar okuyordu. Ama ben yalnızdım. Kimse benim içimdeki fırtınayı bilmiyordu.

Bir gün komşumuz Ayşe Abla uğradı. “Elif’im, bak kızım, ben de iki çocuk büyüttüm. Zor olur ama Allah yardım eder. Yeter ki sen güçlü ol.”

Ama ben güçlü değildim. Her gün biraz daha eriyordum. Doktor kontrollerinde tansiyonum yükseliyor, kalbim çarpıyordu. Bir gece Murat’la tartıştık.

“Murat, korkuyorum,” dedim hıçkırarak. “Ya ben ölürsem? Ya çocuklar yetim kalırsa?”

Murat başını eğdi. “Ben de korkuyorum Elif. Ama ne yapacağımızı bilmiyorum.”

Ailemizde huzur kalmamıştı. Annem sürekli ağlıyor, babam sessizce sigara içiyordu balkonda. Kayınvalidem arayıp duruyordu: “Oğlumun başına iş açacaksın! Birini aldırın, yazık değil mi sana da çocuğa da?”

Ama ben kararımı vermiştim. Üçünü de doğuracaktım.

Hamileliğin yedinci ayında hastaneye kaldırıldım. Doktorlar acil sezaryen kararı aldı. O an Murat’ın elini tuttum.

“Beni unutma,” dedim sessizce.

Ameliyathanenin ışıkları gözümü aldı. İçimde bir dua: “Allah’ım, ya beni ya çocuklarımı koru.”

Uyandığımda başucumda Murat vardı, gözleri kan çanağı gibi olmuştu.

“Üçü de yaşıyor Elif! Sen de… Ama çok zayıfsın.”

Gözyaşlarım süzüldü yanaklarımdan. O an hayatta olduğuma inanamadım.

Günlerce yoğun bakımda kaldım. Annem her gün başucumda Kur’an okudu. Üçüzlerim – Zeynep, Defne ve Efe – kuvözdeydi. Onlara dokunamadan sadece camdan izledim.

Aylar geçti, evimize döndük. Ama hiçbir şey kolay olmadı. Üç bebekle geceler uykusuz, gündüzler telaşlı geçti. Annemle Murat arasında tartışmalar bitmedi.

Bir gece Murat yorgunluktan patladı:

“Elif, ben de insanım! İşten geliyorum, üç bebek ağlıyor, sen ağlıyorsun… Ben ne yapacağım?”

O an ona sarıldım ve birlikte ağladık.

Zamanla çocuklar büyüdü ama ben eski Elif olamadım. Vücudumda izler kaldı; ruhumda ise derin yaralar… Komşular bazen fısıldaşıyor: “Bak bak, üçüz annesi… Zavallı kadın ne hale geldi.”

Ama çocuklarımın gülüşüyle her şeyi unutuyorum.

Bir gün Zeynep yanıma geldi:

“Anne, neden hep üzgünsün?”

O an içimde bir şey kırıldı yine. Ona sarıldım.

“Üzgün değilim kızım, sadece biraz yorgunum.”

Bazen düşünüyorum: Acaba doğru mu yaptım? Hayatımı riske atmaya değer miydi? Ama sonra üç çocuğumun ellerini tutunca cevabımı buluyorum.

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne hangi fedakarlıktan vazgeçebilir? Yoksa annelik gerçekten de kendini unutmaktır?