Dörtte Pişen Pankekler ve Kapının Önündeki Sessizlik
Saat dört. Mutfağın loş ışığında, ellerim alışkanlıkla un ve sütü karıştırırken, içimde bir huzursuzluk vardı. Her zamanki gibi, torunlarım uyanmadan önce pankeklerini hazırlamak için erkenden kalkmıştım. Oğlum Baran’ın evine gitmek, torunlarımın sabah kahkahalarını duymak, bana hayatta kaldığımı hissettiriyordu. Ama bu sabah, içimde bir ağırlık vardı. Sanki yıllardır üzerime biriken yorgunluk, bu sabaha sığmıştı.
Pankekleri dikkatlice kutuya yerleştirip, başörtümü düzelttim. Sokağa çıktığımda, hava hâlâ karanlıktı. İstanbul’un sessizliği, ara sıra geçen bir taksiyle bozuluyordu. Baran’ın apartmanına vardığımda, anahtarımla kapıyı açmak için elimi çantama attım. O an, içeriden gelen fısıltılar kulağıma çalındı. Kapının hemen arkasında, gelinim Elif’in sesi vardı. “Anne yine erken gelecek, çocukları uyandıracak. Baran, ona bir şey söylemelisin. Artık kendi hayatımızı yaşamak istiyorum.”
O an, elimdeki anahtar yere düştü. Kalbim hızla atmaya başladı. Baran’ın sesi kısık ve yorgundu: “Elif, annem iyi niyetli. Biliyorum, bazen fazla geliyor ama…”
Elif’in sesi daha da yükseldi: “Ama’sı yok Baran! Ben de anne oldum, kendi düzenimi kurmak istiyorum. Her sabah kapıda annesinin pankekleriyle uyanan bir adam olmak istemiyorum. Çocuklarımızı da böyle alıştırmak istemiyorum.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır verdiğim emeğin, sevgimin, fedakarlığımın bir yük olarak görülmesi… Ellerim titredi. Kapının önünde, sabahın dördünde, bir yabancı gibi hissettim kendimi. Oğlumun evinde, torunlarımın hayatında fazlalık olmuştum.
Bir an düşündüm, kapıyı çalıp içeri girmeli miyim? Yoksa sessizce geri mi dönmeliyim? Ayaklarım geri geri gitti. Merdivenlerden inerken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Sokağa çıktığımda, pankek kutusu elimde ağırlaştı. Sanki içindeki ağırlık, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm kırgınlıkların ağırlığıydı.
Eve döndüğümde, mutfak masasına oturdum. Annemden öğrendiğim gibi, çocuklarım için her zaman en iyisini yapmaya çalışmıştım. Baran küçükken, hastalandığında sabaha kadar başında beklerdim. Okula ilk başladığında, heyecandan ben de onunla birlikte uyuyamazdım. Elif’le evlendiklerinde, kendi annesi gibi sevdim onu. Torunlarım doğduğunda, ilk kez anne olmuş gibi hissettim. Ama şimdi, bir yük müydüm? Fazlalık mıydım?
Telefonum çaldı. Baran’dı. Açmaya elim varmadı önce. Sonra, titreyen parmaklarımla açtım. “Anne, neredesin? Sabah gelmedin, çocuklar seni bekliyor.”
Sustum. Yutkundum. “Baran, bugün gelmeyeceğim. Biraz dinlenmem lazım.”
Baran’ın sesi endişeliydi: “İyi misin anne? Bir şey mi oldu?”
“İyiyim oğlum. Sadece biraz yorgunum.”
Telefonu kapattım. O an, Elif’in sözleri tekrar kulağımda yankılandı. “Kendi hayatımızı yaşamak istiyorum.” Belki de haklıydı. Belki de ben, çocuklarımın hayatına fazla karışıyordum. Ama bir anne için, çocuklarından uzak durmak ne kadar kolay olabilirdi ki?
Günler geçti. Baran aradı, torunlarım aradı. Ama ben gitmedim. Evde, eski fotoğraflara bakarken, gençliğimi hatırladım. Eşim Cemal’le evlendiğimizde, hayallerimiz vardı. O, genç yaşta vefat ettiğinde, dünyam başıma yıkılmıştı. Baran ve kızım Zeynep için ayakta kalmak zorundaydım. Onlara hem anne, hem baba oldum. Hiçbir zaman kendimi düşünmedim. Hep onlar için yaşadım. Şimdi ise, yaşlandıkça, hayatımın merkezinde onlar olmayınca, kendimi boşlukta hissettim.
Bir akşam, Zeynep aradı. “Anne, neden Baranlara gitmiyorsun? Elif bir şey mi dedi?”
Sustum. “Yok kızım, sadece biraz dinlenmek istedim.”
Zeynep’in sesi titrekti: “Anne, sen bizim her şeyimizsin. Ama bazen, insanlar yorulabiliyor. Belki de biraz kendine vakit ayırmalısın.”
O gece, uzun uzun düşündüm. Belki de Zeynep haklıydı. Yıllardır kendimi unutmuştum. Hep başkalarını mutlu etmeye çalışırken, kendi mutluluğumu ihmal etmiştim. Sabahları erken kalkıp pankek yapmak, torunlarımı sevmek, oğlumun evine gitmek… Bunlar benim hayatımın anlamıydı. Ama şimdi, bu anlamı yeniden sorgulamam gerekiyordu.
Bir hafta sonra, Baran kapımı çaldı. Yüzünde endişe vardı. “Anne, ne olur gel. Çocuklar seni çok özledi. Elif de özür dilemek istiyor. Biliyorum, bazen seni kırıyoruz. Ama sensiz evimiz eksik.”
Gözlerim doldu. Baran’a sarıldım. “Oğlum, ben sadece sizi mutlu etmek istedim. Ama bazen, fazla geldiğimi hissettim. Belki de biraz geri çekilmem gerekiyordu.”
Baran başını eğdi. “Anne, sen bizim kalbimizsin. Elif de bunu anladı. Sadece, biraz kendi düzenimizi kurmak istedik. Ama sensiz olmuyor.”
O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de aile olmak, bazen birbirini anlamak, bazen de mesafe koymak demekti. Elif’le de konuştum. O da özür diledi. “Bazen, kendi annem gibi hissettim seni. Ama anneme bile bu kadar yakın değilim. Kendi sınırlarımı korumak istedim. Seni kırmak istemedim.”
O günden sonra, her sabah pankek yapmadım. Bazen Baranlar çağırdığında gittim, bazen kendi evimde kaldım. Torunlarım bana geldiğinde, birlikte oyunlar oynadık. Kendi hayatıma da vakit ayırmaya başladım. Eski arkadaşlarımla buluştum, kitap okudum, camide sohbetlere katıldım. Hayatımda ilk kez, sadece anne değil, aynı zamanda bir kadın olduğumu hatırladım.
Ama içimde hâlâ bir soru var: Yıllarca çocuklarım için yaşadım, şimdi ise kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Peki, bir anne ne zaman kendini düşünmeye başlamalı? Sizce, fedakarlığın sınırı nerede bitmeli? Yoksa bir anne, her zaman kendini feda etmek zorunda mı?