Bir Evin Ardında Kalanlar: Bir Anadolu Güncesi

“Bunu gerçekten yapmak zorunda mıyız, Murat?” Sesim titriyordu, gözlerim köy evimizin kapısında asılı duran paslı anahtara takılmıştı. Babamın ölümünden sonra, bu evin duvarlarında yankılanan sessizlik bana ağır geliyordu. Ama şimdi, karnımda büyüyen bebeğimiz için şehirde daha büyük bir eve ihtiyacımız vardı. Murat’ın yüzünde kararlılıkla karışık bir hüzün vardı. “Jale, başka çaremiz yok. Hem senin hem de bebeğin için en iyisi bu.”

O an içimde bir şeyler koptu. Annem, mutfakta eski bakır tencereleri toplarken göz ucuyla bana bakıyordu. “Kızım, babanın hatırası bu ev. Satmaya gönlüm razı değil ama… Siz bilirsiniz.” Sesi çatallandı. Annemin elleri titriyordu; yılların yorgunluğu, babamın yokluğu ve şimdi de bu ayrılık…

Köyde sonbahar başka olurdu. O gün de hava sıcaktı ama içimdeki soğukluk her şeyi gölgeliyordu. Bahçeye çıktım, çocukluğumun geçtiği incir ağacının altına oturdum. Evin etrafında dolaşan yabancıların bakışları üzerimdeydi. Bir yıl önce burada komşularımızla birlikte imeceyle çalışır, akşamları kapı önünde çay içer, dedikodu yapardık. Şimdi ise yüksek duvarlar örülmüş, eski taş evlerin yerinde renkli çatılı villalar yükselmişti.

Birden arkamdan bir ses duydum: “Jale abla, satacak mısınız evi?” Küçük Elif’ti bu. Gözleri kocaman, yüzünde merak ve biraz da korku vardı. “Evet Elif’ciğim,” dedim, sesimi yumuşatarak. “Ama burası hep senin oyun bahçen olacak.” Elif başını eğdi, ayaklarıyla toprağı eşeledi. “Keşke gitmeseniz…”

İçimde bir sızı hissettim. Bu köyde doğmuştum, burada büyümüştüm. Babamın elleriyle yaptığı salıncağı hâlâ bahçede sallanırken görmek içimi burkuyordu. Ama Murat haklıydı; şehirde yaşamak zorundaydık. Bebeğimiz doğduğunda ona daha iyi bir gelecek sunmak istiyorduk.

O akşam aile meclisi toplandı. Annem, ben, Murat ve abim Cemil… Cemil’in yüzü asıktı; her zamanki gibi sessizdi ama gözlerinde öfke vardı. “Baba daha yeni toprağa verildi,” dedi birden, “hemen satmak zorunda mıyız?”

Murat atıldı: “Cemil abi, Jale hamile. Şehirde ev kiraları uçmuş durumda. Bu evi satmazsak nasıl geçineceğiz?”

Cemil’in sesi yükseldi: “Ben de işsizim! Bana da pay düşecek mi?”

Annem araya girdi: “Yeter! Kavga etmeyin. Babanızın ruhu huzur bulamaz böyle.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin odasından hafif bir ağlama sesi geliyordu. Murat ise yanımda dönüp duruyordu. Karnımdaki bebeğin tekmeleriyle uyanıp tekrar tekrar düşündüm: Doğru olan neydi? Geçmişe mi tutunmalıydım, yoksa geleceğe mi bakmalıydım?

Ertesi sabah emlakçı geldi. Evin her köşesini inceledi, notlar aldı. Bahçedeki eski kuyunun başında durup bana döndü: “Jale Hanım, bu evin değeri anılarda saklı ama piyasada işler farklı yürüyor.”

İçimden ona bağırmak geldi: “Bu ev sadece taş değil! Bu evde babamın sesi var, annemin gözyaşı var!” Ama sustum.

Bir hafta sonra ilk alıcılar geldi. Genç bir çift; İstanbul’dan taşınmak istiyorlarmış. Kadın bahçeye bakıp gülümsedi: “Burada çocuklarımız koşar oynar.” O an gözlerim doldu; kendi çocukluğumu hatırladım.

Satış günü geldiğinde annem kapının önünde uzun uzun durdu. “Babanın ruhu şad olsun,” dedi ve gözlerinden yaşlar süzüldü.

Evi sattık ama içimde bir boşluk kaldı. Şehre taşındık; yeni bir apartman dairesinde hayatımıza devam ettik. Ama geceleri rüyamda hâlâ o incir ağacının altında oturuyorum.

Bir gün Murat işten yorgun döndü; ben de mutfakta eski bakır tencerede süt kaynatıyordum. Birden ağlamaya başladım; Murat şaşkınlıkla yanıma koştu: “Jale ne oldu?”

“Bilmiyorum,” dedim, “belki de köklerimi kopardığım için ağlıyorum.”

Bebeğimiz doğduğunda ona köyümüzün adını verdik: Derin… Belki de geçmişle gelecek arasında bir köprü kurmak istedik.

Şimdi bazen düşünüyorum: İnsan geçmişini geride bırakınca gerçekten özgürleşir mi? Yoksa her yeni başlangıçta biraz daha mı eksiliriz? Sizce doğru olan neydi; geçmişe tutunmak mı, yoksa geleceğe cesaretle yürümek mi?