“Anne, Her Gün Arama Beni” — Kalbimi Parçalayan Sözler
“Anne, her gün arama beni.”
O an, telefonun diğer ucunda oğlumun sesi buz gibi çarptı yüzüme. Sanki yıllardır içimde biriktirdiğim bütün sevgim, özlemim, endişem bir anda yok oldu. Parkta, en yakın arkadaşım Ayşe’yle yürüyordum. Elimde titreyen telefon, kulağımda yankılanan o cümle… Ayşe bana baktı, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. “Ne oldu?” diye sordu endişeyle. Sadece başımı sallayabildim, kelimeler boğazıma düğümlendi.
Oğlum Emir, benim tek evladım. Onu büyütürken, eşimle birlikte her şeyimizi ona adadık. Eşim Hasan, yıllar önce bir trafik kazasında hayatını kaybettiğinde, Emir daha on yaşındaydı. O günden sonra, hem anne hem baba oldum ona. Her sabah kahvaltısını hazırladım, okuldan geldiğinde kapıda bekledim, hastalandığında sabahlara kadar başında oturdum. Şimdi ise, üniversiteyi kazanıp İstanbul’a taşındı. Ben ise Eskişehir’de, eski apartmanımızda, her gün onun sesini duymak için telefonun başında bekliyorum.
Dün akşam, yine aradım. “Nasılsın oğlum? Bugün neler yaptın?” dedim. O ise, yorgun bir sesle, “Anne, ne olabilir ki? Her gün aynı şeyler. Lütfen, her gün arama beni,” dedi. Sanki içimde bir şeyler koptu. O an, parkta yürürken, Ayşe’ye sarılıp ağlamaya başladım. “Ayşe, ben kötü bir anne miyim? Fazla mı üstüne düşüyorum?” dedim. Ayşe, “Senin yerinde kim olsa aynısını yapardı. Ama çocuklar büyüdükçe uzaklaşmak istiyorlar, bu normal,” dedi. Ama bana hiç normal gelmiyor. O benim her şeyim, ben ise onun hayatında bir yük müyüm artık?
O gece, eve döndüğümde eski fotoğraflara baktım. Emir’in bebekliğinden, ilkokul mezuniyetine, lise balosuna kadar her anı gözümün önünden geçti. O zamanlar bana sarılır, “Anne, seni çok seviyorum,” derdi. Şimdi ise, aramalarım ona yük olmuş. Oğlumun odasına girdim, yatağına oturdum. Yastığında hala onun kokusu vardı. O an, içimde bir boşluk hissettim. Sanki evdeki her eşya, her köşe Emir’in yokluğunu haykırıyordu.
Ertesi sabah, kahvaltı masasını iki kişilik hazırladım, sonra fark ettim ki artık yalnızım. Yumurtayı, çayı, zeytini tek başıma yedim. Sessizlik, kulaklarımı tırmalıyordu. Televizyonu açtım, ama hiçbir şey ilgimi çekmedi. Komşum Fatma Hanım kapıyı çaldı, “Birlikte pazara gidelim mi?” dedi. Eskiden Emir’le giderdik pazara, şimdi ise her şey anlamsız geliyordu.
Pazarda, Fatma Hanım’ın torununu gördüm. Küçük kız, elinde annesinin elini tutmuş, gözleri parlıyordu. O an, Emir’in küçüklüğü geldi aklıma. Eve dönerken, gözlerim doldu. Fatma Hanım, “Oğlunla aran nasıl?” diye sordu. “Büyüdü artık, kendi hayatı var,” dedim. Ama içimden, “Benim hayatımda ise sadece o var,” diye geçirdim.
Akşam olunca, yine telefonun başına oturdum. Aramak istedim, ama Emir’in sesi kulaklarımda yankılandı: “Anne, her gün arama beni.” Elimi telefona uzattım, sonra vazgeçtim. O an, içimde bir öfke hissettim. “Ben onun iyiliği için uğraştım, şimdi ise bana böyle mi davranıyor?” dedim kendi kendime. Sonra, suçluluk duygusu sardı. Belki de gerçekten fazla üstüne düşüyorumdur. Ama bir anne, evladını merak etmez mi? Onun iyi olup olmadığını bilmek istemez mi?
Bir hafta boyunca aramadım. Her gün, saat başı telefona baktım, mesaj var mı diye kontrol ettim. Ama Emir’den ne bir arama, ne de bir mesaj geldi. Ayşe aradı, “Nasılsın?” dedi. “İyiyim,” dedim, ama sesim titriyordu. “Oğlunla konuştun mu?” diye sordu. “Hayır, o da aramadı,” dedim. Ayşe, “Belki de biraz zamana ihtiyacı vardır. Gençler bazen böyle olur,” dedi. Ama ben, her geçen gün daha da yalnız hissediyordum.
Bir akşam, kapı çaldı. Açtım, karşı komşum Zeynep Hanım’dı. “Birlikte çay içelim mi?” dedi. Onunla otururken, konu yine çocuklara geldi. Zeynep Hanım’ın oğlu Almanya’da yaşıyor, ayda bir arıyormuş. “Alıştım artık,” dedi. “Ama insan alışıyor mu gerçekten?” diye sordum. “Alışmak zorundayız,” dedi. O an, anneliğin ne kadar yalnız bir yol olduğunu bir kez daha anladım.
Bir gece, rüyamda Emir’i gördüm. Küçük bir çocuktu, bana sarılıyordu. Uyanınca, gözyaşlarımı tutamadım. O sabah, Emir’den bir mesaj geldi: “Anne, iyi misin? Birkaç gündür aramadın, merak ettim.” O an, kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Hemen aramak istedim, ama kendimi tuttum. “İyiyim oğlum, sen nasılsın?” diye mesaj attım. “Yoğun geçiyor, ama iyiyim,” diye cevap verdi. O an, aramızdaki mesafenin sadece kilometrelerle değil, duygularla da büyüdüğünü hissettim.
Bir gün, Emir aradı. “Anne, bu hafta sonu geleceğim,” dedi. O an, dünyalar benim oldu. Evi temizledim, en sevdiği yemekleri yaptım. Kapı çaldığında, heyecandan ellerim titriyordu. Emir içeri girdi, bana sarıldı. “Anne, seni özledim,” dedi. O an, bütün kırgınlıklarım, üzüntülerim silindi. Ama yine de, içimde bir korku vardı. Ya tekrar uzaklaşırsa? Ya yine aramalarım ona yük olursa?
Akşam yemeğinde, ona sordum: “Oğlum, ben seni çok merak ediyorum. Her gün aramak istiyorum, ama sen istemiyorsun. Ne yapmalıyım?” Emir başını eğdi. “Anne, seni sevmediğimden değil. Sadece, bazen kendi hayatımla baş başa kalmak istiyorum. Ama seni merak ettiğimde ben de ararım,” dedi. O an, onun da büyüdüğünü, kendi hayatını kurmak istediğini anladım. Ama annelik, bırakabilmek değil ki…
O gece, Emir uyurken odasına girdim. Üzerini örttüm, saçlarını okşadım. İçimden, “Bir gün tamamen gidecek, ben ise burada, onun çocukluğuyla baş başa kalacağım,” diye düşündüm. Sabah, Emir gittiğinde, yine yalnız kaldım. Ama bu sefer, biraz daha güçlüydüm. Onun mutlu olması, benim de mutlu olmam demekti. Ama yine de, insan bazen sadece bir ses duymak ister, bir “Anne, nasılsın?” demesini bekler.
Şimdi, parkta yine Ayşe’yle yürüyorum. Ona, “Sence bir anne ne zaman evladını bırakmayı öğrenir?” diye soruyorum. Belki de annelik, bırakmayı değil, uzaktan sevmeyi öğrenmektir. Sizce, bir anne ne zaman gerçekten yalnız kalır? Yoksa annelik, ömür boyu süren bir bekleyiş midir?