Bir Anne Olmanın Bedeli: Elif’in Hikayesi
“Elif Hanım, uyanın artık. Karnınızı kontrol etmem lazım.” Sert ve alışık bir sesle irkildim. Gözlerimi araladığımda, bembeyaz bir tavan ve loş bir ışık gördüm. Başımın hemen yanında, genç ve bakımlı bir hemşire dikiliyordu. Yorgunluktan gözlerimi tekrar kapatmak istedim ama onun kararlı bakışları buna izin vermedi. “Elif Hanım, lütfen sırtüstü dönün. Kontrol yapmam gerekiyor.”
İçimdeki acı, bedenimin her yerine yayılmıştı. Sanki biri kemiklerimi tek tek kırmış gibi hissediyordum. Ama asıl acı, kalbimdeydi. Çünkü yanımda kimse yoktu. Eşim Murat, doğumdan hemen önce annesinin yanına gitmiş, “Birazdan gelirim,” demişti. Ama saatler geçmiş, hâlâ ortada yoktu. Annem ise, “Kızım, sen güçlü olursun,” diyerek köydeki küçük kardeşime bakmak için İstanbul’a gelememişti. O an, yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Hemşire, karnıma bastırırken dişlerimi sıktım. “Her şey yolunda, Elif Hanım. Birazdan bebeğinizi göreceksiniz. Sizi odaya alacağız.” dedi. Ama içimde bir boşluk vardı. Bebeğimi ilk kez kucağıma alacağım anı hayal ederken, yanımda Murat’ın elini tutmak, annemin gözyaşlarını görmek istemiştim. Şimdi ise, sadece steril bir odada, yabancıların arasında, kendi gözyaşlarımdaydım.
Odaya alındığımda, kapıdan içeriye kayınvalidem Fatma Hanım girdi. Yüzünde ne bir tebessüm ne de bir endişe vardı. “Geçmiş olsun Elif. Murat işten çıkamadı, ben geldim. Bebeği gördün mü?” dedi, sanki bir alışveriş listesini kontrol eder gibi. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. “Daha görmedim, hemşireler getirir birazdan,” dedim kısık bir sesle. Fatma Hanım, yatağın ucuna oturdu, çantasından telefonunu çıkardı ve sosyal medyada gezinmeye başladı. O an, anneliğin sadece bir kadının değil, tüm ailenin sınavı olduğunu anladım.
Birkaç saat sonra, hemşire kapıyı araladı ve minik kızımı kucağıma verdi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Hoş geldin, Zeynep’im,” dedim fısıltıyla. Ama sevincim yarım kaldı. Fatma Hanım, “Aman Elif, dikkat et, başını iyi tut. Benim oğlumun çocuğu, sakın bir şey olmasın,” dedi. Sanki ben sadece bir taşıyıcıydım, bir anne değil. İçimdeki öfke, çaresizlikle karıştı. “Ben de annesiyim,” demek istedim ama dilim tutuldu.
O gece, hastane odasında yalnız kaldığımda, Zeynep’i kucağımda sallarken, Murat’ı aradım. Telefonu açtı, sesi yorgun ve mesafeliydi. “Elif, kusura bakma, işte çok yoğundum. Annem yanındadır zaten. Yarın gelirim.” dedi. Gözlerim doldu. “Murat, ben çok yalnızım. Bunu birlikte yaşayacağımızı sanmıştım,” dedim. O ise, “Elif, abartma. Herkes böyle doğuruyor. Sen de güçlüsün, halledersin,” deyip kapattı.
O an, hayatımın en büyük kırgınlığını yaşadım. Anneliğin yükü, bir anda omuzlarıma çöktü. Zeynep’in minik ellerini avuçlarımda hissederken, ona söz verdim: “Senin için güçlü olacağım. Kimseye muhtaç etmeyeceğim seni.”
Taburcu olduktan sonra, eve döndüğümüzde işler daha da zorlaştı. Fatma Hanım, her gün evdeydi. Her hareketimi eleştiriyor, “Böyle bebek tutulmaz, sütünü artırmak için şunu ye, Zeynep’i fazla kucağına alma, şımartırsın,” diyordu. Murat ise, akşamları eve geç geliyor, televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. Bir gün, dayanamadım ve ona sordum: “Murat, neden hiç yardımcı olmuyorsun? Zeynep senin de kızın.”
Murat, gözlerini benden kaçırarak, “Elif, ben çalışıyorum. Annem sana yardım ediyor işte. Herkesin annesi bakıyor torununa. Sen de biraz sabret,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. “Ben sadece bir anne değilim, aynı zamanda senin eşinim. Birlikte olmamız gerekmiyor mu?” dedim. Murat, “Elif, sen de çok hassas oldun. Herkes böyle yaşıyor. Abartma,” diyerek konuyu kapattı.
Geceleri, Zeynep ağladığında, Fatma Hanım odama girip, “Sen bu işi bilmiyorsun, bırak ben bakayım,” diyordu. Bazen, kendi çocuğuma dokunmaya bile çekinir oldum. Annemle telefonda konuştuğumda, “Kızım, sabret. Zamanla alışırlar sana. Sen iyi bir annesin,” dedi. Ama ben her geçen gün biraz daha yalnızlaştım. Kendi evimde, kendi çocuğumla yabancı gibi hissetmeye başladım.
Bir gün, Zeynep ateşlendi. Panikle Murat’ı aradım. “Murat, Zeynep’in ateşi çok yüksek. Hemen hastaneye gitmemiz lazım,” dedim. Murat, “Ben toplantıdayım, annemle git,” dedi. Fatma Hanım ise, “Aman Elif, hemen doktora koşma. Benim oğlum da böyle büyüdü. Biraz nane limon kaynat, geçer,” dedi. Ama içimdeki anne hissi, beni dinlemeye zorladı. Zeynep’i kucağıma aldım, taksiye atladım ve hastaneye gittim. Doktor, “İyi ki getirmişsiniz, enfeksiyon başlamış. Biraz daha geç kalsaydınız, kötü olabilirdi,” dedi. O an, anneliğin içgüdüsüne güvenmem gerektiğini anladım.
Eve döndüğümüzde, Murat bana kızdı. “Neden annemi dinlemedin? Her şeyi abartıyorsun. Annem yıllardır çocuk büyütmüş, sen daha yenisin,” dedi. Gözlerim doldu. “Ben Zeynep’in annesiyim. Onun için en iyisini ben bilirim,” dedim. Ama Murat, “Senin yüzünden evde huzur kalmadı,” diyerek odadan çıktı.
O gece, Zeynep’i uyuturken, gözyaşlarım yastığıma aktı. Kendi kendime sordum: “Bir anne olmak, neden bu kadar yalnız hissettiriyor? Neden kimse beni anlamıyor?”
Zamanla, Zeynep büyüdü. İlk adımlarını attığında, ilk kelimesini söylediğinde, hep yanındaydım. Ama Murat’la aramızdaki mesafe giderek arttı. Bir gün, ona açıkça konuştum: “Murat, ben bu evde yalnızım. Seninle konuşamıyorum, anlaşamıyorum. Zeynep için güçlü olmaya çalışıyorum ama tükendim.” Murat, ilk kez sessiz kaldı. “Elif, ben de yoruldum. Annemle aranda kalmak istemiyorum. Ama sen de çok değiştin,” dedi. “Değiştim, çünkü anne oldum. Çünkü kimse bana destek olmadı. Çünkü kendi ayaklarımın üzerinde durmak zorunda kaldım,” dedim.
Bir süre sonra, Fatma Hanım kendi evine döndü. Evde sadece biz kaldık. Zeynep’le daha çok vakit geçirmeye başladım. Kendi kararlarımı almaya, kendi anneliğimi yaşamaya başladım. Murat’la aramızda hâlâ mesafeler vardı ama en azından artık kendi sesimi duyurabiliyordum.
Şimdi, Zeynep’i uyuturken ona bakıyorum ve düşünüyorum: “Bir anne olmak, bazen yalnızlık, bazen güç, bazen de mücadele demek. Peki, siz hiç anneliğin yükünü tek başınıza taşımak zorunda kaldınız mı? Yalnız hissettiğinizde ne yaptınız?”