Suçlu: Bir Yaz Akşamı ve İstanbul’un Ağır Havası
“Yeter artık, Zeynep! Ne diye bu kadar inat ediyorsun? Herkes gibi ol biraz!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Babam ise gazeteyi bir kenara bırakıp bana baktı, gözlerinde alışık olduğum o hayal kırıklığı vardı. “Bak kızım, bu dünyada güzel olmak önemli. Senin gibi bir kızın işi zor. Gerçekleri bilmen lazım.”
Küçüklüğümden beri, aynaya her baktığımda annemin ve babamın sözleri kulağımda çınlardı. Saçlarım ince telli ve seyrek, burnum büyük, dişlerim biraz önde, cildim ise sivilceli ve lekeli. Okulda arkadaşlarım bana ‘Patates Kafa’ derdi. Gülüp geçmeye çalışırdım ama geceleri yastığıma sessizce ağlardım. İstanbul’un kalabalığında kaybolmak isterdim bazen, kimse beni görmesin, kimse bana bakmasın diye.
Bir gün, üniversiteden eve dönerken otobüste yanımda oturan yaşlı bir teyze, “Kızım, yüzünde ne var öyle? Gençsin, biraz bakımlı olsan ya,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Eve geldiğimde anneme sarılıp ağladım. Annem, “Kızım, üzülme, herkesin bir kusuru var. Ama senin işin biraz daha zor,” dedi. Babam ise, “Bak, komşunun kızı Ayşe’ye. Ne kadar güzel, ne kadar bakımlı. Sen de biraz örnek alsan ya,” diye ekledi. O an, içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı.
Kardeşim Elif ise bambaşka bir dünyadaydı. O, ailenin güzeli, akıllısı, herkesin gözdesiydi. Annem ona her gün yeni elbiseler alır, saçlarını örer, makyaj yapardı. Ben ise eski kıyafetlerimi giyer, saçımı toplar, yüzümü saklamaya çalışırdım. Bir gün Elif, “Ablacım, istersen ben sana makyaj yapayım, belki daha iyi hissedersin,” dedi. O an, gözlerim doldu. “Elif, ben makyajla değişmem. Ben buyum,” dedim. Ama içimde, keşke değişebilsem diye bir ses yankılandı.
Üniversitede de işler kolay değildi. Sınıfta herkes kendi grubunu kurmuştu. Ben ise genelde yalnız otururdum. Bir gün, sınıf arkadaşım Burak yanıma geldi. “Zeynep, sen neden hep yalnızsın? Gel, bizimle çay iç,” dedi. İlk kez birisi bana böyle yaklaşmıştı. Çekinerek kabul ettim. O gün, hayatımda ilk defa kendimi bir grubun parçası gibi hissettim. Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Bir hafta sonra, Burak’ın arkadaşı Melis, “Burak, sen ciddi misin? Zeynep’le mi konuşuyorsun? O kızın tipi yok ki,” dedi. O an, yerin dibine girdim. Burak ise utançla başını eğdi, bir daha yanıma gelmedi.
Her gece, İstanbul’un ağır havasında penceremi açar, yıldızlara bakardım. “Neden ben?” diye sorardım. “Neden herkes gibi güzel olamadım?” Annem, “Kızım, kader işte. Kimi güzel doğar, kimi akıllı. Sen akıllısın, çalışkansın,” derdi. Ama toplumun bana biçtiği rol, hep arka planda kalmaktı. Bir gün, üniversitede bir seminerde konuşmacı olarak çağrıldım. Konu: Toplumda Güzellik Algısı. O an, içimde bir cesaret doğdu. “Belki de hikayemi anlatmalıyım,” dedim.
Sahneye çıktım, mikrofonu elime aldım. “Ben Zeynep. Hayatım boyunca güzellikten yana şansım olmadı. Ama şunu öğrendim: İnsanlar dış görünüşe bakarak yargılıyor. Oysa asıl önemli olan, içimizde taşıdığımız değerler. Ben de yıllarca aynaya bakıp kendimi sevemedim. Ama artık biliyorum ki, güzellik geçici, karakter kalıcı,” dedim. Salonda bir sessizlik oldu. Sonra bir alkış koptu. O an, ilk kez kendimle gurur duydum.
Eve döndüğümde annem, “Kızım, televizyonda seni gördüm. Çok güzel konuştun,” dedi. Babam ise, “Aferin kızım, ama yine de biraz makyaj yapsan fena olmaz,” diye ekledi. Gülümsedim. Artık onların sözleri canımı acıtmıyordu. Çünkü ben, kendimi olduğum gibi kabul etmeyi öğrenmiştim.
Ama hayat yine de kolay değildi. İş başvurularında, mülakatlarda, hep dış görünüşüm yüzünden geri plana atıldım. Bir gün, çok istediğim bir şirkete başvurdum. Mülakatta, insan kaynakları müdürü, “Zeynep Hanım, CV’niz çok iyi ama bizim pozisyonumuzda temsil yeteneği önemli,” dedi. O an, ne demek istediğini anladım. Yine de pes etmedim. Başka bir şirkette, daha arka planda bir pozisyonda işe başladım. İş arkadaşlarım başta bana mesafeli davrandı. Ama zamanla, çalışkanlığım ve dürüstlüğüm sayesinde saygı kazandım.
Bir gün, iş yerinde yeni bir proje için ekip kuruldu. Proje lideri olarak beni seçtiler. O an, yılların emeği karşılığını bulmuştu. Annem, “Kızım, bak gördün mü? Azmin zaferi,” dedi. Babam ise, “Aferin, ama yine de biraz kilo versen daha iyi olur,” diye ekledi. Artık babamın sözlerine gülüp geçiyordum.
Kardeşim Elif, bir gün yanıma gelip, “Ablacım, seninle gurur duyuyorum. Senin kadar güçlü olmayı isterdim,” dedi. O an, gözlerim doldu. “Elif, güçlü olmak zorunda kaldım. Çünkü başka şansım yoktu,” dedim.
Hayatım boyunca güzellikten yana şansım olmadı. Ama öğrendim ki, insanı insan yapan dışı değil, içidir. Yine de bazen, geceleri yıldızlara bakıp soruyorum: “Acaba güzel olsaydım, hayatım daha kolay olur muydu?” Sizce, gerçekten güzellik her şey midir? Yoksa asıl önemli olan, insanın kendini olduğu gibi kabul etmesi mi?