Bir Kova Salatalık ve Bir Aile Fırtınası

Kapı zili çaldığında elimdeki çayı masaya bırakıp aceleyle kapıya koştum. Karşımda kayınvalidem, Hatice Hanım, elinde devasa bir kova tutuyordu. “Kızım, bunları bahçeden topladım. Size getirdim,” dedi, yüzünde her zamanki gibi ölçülü bir tebessümle. Kovaya baktım; içi tıka basa dolu, hepsi birbirinden büyük, kabukları sertleşmiş, sararmaya yüz tutmuş salatalıklarla doluydu. O an, içimde bir şeyler kırıldı.

“Teşekkür ederim anne,” dedim, ama sesim titriyordu. O sırada yan komşumuz Zoşka’nın kapısı açıldı. Hatice Hanım, bir poşet dolusu taze, minicik, çıtır çıtır salatalığı ona uzattı. “Bunlar da sana, Zoşka kızım. Senin çocuklar tazecik sever ya,” dedi. Zoşka’nın yüzü aydınlandı, “Çok teşekkür ederim Hatice Teyze!” diye sevinçle karşılık verdi. O an, içimdeki burukluk öfkeye dönüştü. Neden bana kartlaşmış, kimsenin istemeyeceği salatalıkları layık görmüştü de, Zoşka’ya en güzellerini vermişti? Ben onun geliniydim, aileden biriydim.

Kovayı mutfağa taşıdım, masanın üzerine bıraktım. Salatalıkların üstünde toprak izleri, bazılarında hafif çürükler vardı. İçimden “Bunları kim yer ki?” diye geçirdim. O sırada eşim Murat eve geldi. “Ne oldu, suratın asık?” diye sordu. “Annen bize bunları getirdi,” dedim, kovayı göstererek. Murat bir an durdu, sonra omuz silkti. “Ne var bunda? Sonuçta bahçeden gelmiş, hepsi doğal.”

Ama mesele salatalık değildi. O an, yıllardır içimde biriken o değersizlik hissi yeniden kabardı. Hatice Hanım’ın bana karşı hep mesafeli, soğuk tavırları, Zoşka’ya gösterdiği sıcaklık, bana ise hep bir eksiklik duygusu yaşatıyordu. Murat ise her zamanki gibi annesini savunuyordu. “Abartıyorsun,” dedi. “O kadar kafana takma.”

O gece uyuyamadım. Annemle telefonda konuştum. “Anne, sence ben kötü bir gelin miyim?” dedim. Annem, “Kızım, kayınvalideler bazen böyle olur. Sen kendini üzme, senin değerini onlar bilmese de biz biliyoruz,” dedi. Ama içimdeki yara büyüdü. Ertesi gün, salatalıkları yıkarken gözlerim doldu. Ellerimle onları doğradım, ama her doğradığımda sanki içimde bir şeyler parçalanıyordu.

Bir hafta sonra ailece akşam yemeği için kayınvalidemlere gittik. Sofrada herkes vardı: Murat, ben, kayınpederim, Hatice Hanım ve Zoşka ailesiyle birlikte. Hatice Hanım, Zoşka’nın çocuklarına kendi elleriyle hazırladığı taze salatalık turşusunu uzattı. Bana ise, “Senin getirdiğin turşu biraz tuzlu olmuş, kızım,” dedi. O an, dayanamadım. “Anne, neden bana hep ikinci planda hissettiriyorsunuz? Neden Zoşka’ya en iyisini veriyorsunuz da bana hep artanları?” dedim. Sofrada bir sessizlik oldu. Herkes bana baktı. Murat kaşlarını çattı, “Ne yapıyorsun, şimdi sırası mı?” dedi fısıltıyla. Ama artık susmak istemiyordum.

Hatice Hanım, “Kızım, ne diyorsun sen? Ben herkese eşit davranırım,” dedi. Ama gözlerinde bir şaşkınlık ve hafif bir suçluluk vardı. Zoşka araya girdi, “Ayşe, ben de bazen kendimi dışlanmış hissediyorum. Belki de hepimiz bir şeyleri yanlış anlıyoruz,” dedi. Ama ben biliyordum, bu sadece yanlış anlamak değildi. Yıllardır biriken birikmişlikti.

O akşam eve döndüğümüzde Murat bana kızgındı. “Annemin kalbini kırdın. Herkesin içinde böyle konuşulur mu?” dedi. “Ama ben yıllardır susuyorum, Murat! Hiçbir zaman annenden bir ilgi, bir sıcaklık görmedim. Hep Zoşka’ya yakın, bana ise mesafeli. Ben de insanım, benim de duygularım var,” dedim. Murat sustu, ama yüzünde bir anlayış göremedim.

Ertesi gün Hatice Hanım aradı. “Kızım, dün akşam söylediklerin beni çok üzdü. Ben seni kendi kızım gibi görmeye çalıştım ama demek ki başaramamışım. Belki de seninle aramızda bir mesafe var. Ama bil ki, ben seni seviyorum,” dedi. Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Anne, ben de sizi seviyorum ama bazen kendimi hep dışarıda hissediyorum. Sanki ne yapsam yaranamıyorum,” dedim. Hatice Hanım bir süre sustu, sonra, “Belki de ben de annemden böyle gördüm. Bazen insan istemeden de olsa yanlış yapıyor,” dedi.

O gün, salatalıkları tekrar elime aldım. Onlardan bir kısmını turşu yaptım, bir kısmını komşulara dağıttım. Her birini doğradıkça, içimdeki öfkenin biraz hafiflediğini hissettim. Belki de mesele salatalıklar değildi; mesele, aile içinde görülmek, değer verilmekti.

Bir hafta sonra, Hatice Hanım elinde küçük bir poşetle kapımı çaldı. “Kızım, bu sefer bahçeden yeni topladım. Senin için ayırdım,” dedi. Poşetin içinde taze, çıtır salatalıklar vardı. O an, gözlerim doldu. “Teşekkür ederim anne,” dedim. O da bana sarıldı.

Belki de aile olmak, bazen yanlış anlamalarla, kırgınlıklarla, ama sonunda birbirimizi anlamaya çalışmakla ilgiliydi. O gün, salatalıkların sadece bir sebze olmadığını, bazen bir ailenin içindeki görünmeyen yaraları ortaya çıkarabileceğini anladım.

Şimdi düşünüyorum da, gerçekten bir kova salatalık, bir ailede fırtına koparabilir mi? Yoksa asıl mesele, yıllardır biriktirdiğimiz duygular mı? Sizce, ailede değer görmek için ne yapmak gerekir?