Önce Yaşlandım, Şimdi de Hastalandım: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Ayşe! Önce yaşlandın, şimdi de hastalandın! Ben bu yükü daha fazla taşıyamam!” dedi Mehmet, gözlerinde öfkeyle bana bakarak. Sözleri, mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımda biriken kelimeler boğazıma düğümlendi. Mehmet kapıyı öyle bir çarptı ki, camlar zangırdadı. O an, içimdeki bütün umutlar tuzla buz oldu.
O sabah, hastaneden gelen telefonla zaten dünyam başıma yıkılmıştı. Doktorun sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Ayşe Hanım, sonuçlarınız geldi. Maalesef, ciddi bir tedavi sürecine başlamamız gerekecek.” O an, ne nefes alabildim ne de ağlayabildim. Sadece, mutfak masasında oturup, ellerimi sımsıkı kenetledim. Mehmet’in eve gelmesini bekledim, ona anlatmak için. Belki birlikte aşarız, belki bana destek olur diye umut ettim. Ama o, gözlerimin içine bakmadan, sadece kendini düşündü.
Yirmi beş yıllık evliliğimizin, bir hastalık teşhisiyle bu kadar kolay sarsılacağını hiç düşünmemiştim. Oysa ben, Mehmet’in her derdinde, her sıkıntısında yanında olmuştum. İşten kovulduğunda, annesi vefat ettiğinde, oğlumuz üniversiteyi kazanamadığında… Hep ben toparladım, ben sarıldım. Şimdi ise, yaşlandığım ve hastalandığım için yük olmuşum.
Oğlumuz Emre, İstanbul’da çalışıyor. Ona hemen haber vermek istemedim. Zaten iş stresiyle boğuşuyor, bir de annesinin hastalığıyla üzülmesini istemedim. Ama Mehmet’in bu tavrından sonra, kime sığınacağımı bilemedim. Annem yıllar önce vefat etti, babam ise köyde, kendi dünyasında. Kız kardeşim Zeynep, İzmir’de, iki çocukla uğraşıyor. Herkesin derdi kendine büyük.
O gece, Mehmet’in boşanma lafı kulaklarımda çınlarken, gözyaşlarımı yastığıma akıttım. “Ben ne yaptım da bu hale geldim?” diye sordum kendime. Sabah olunca, evde bir sessizlik vardı. Mehmet gitmişti. Masanın üzerinde bir not: “Avukata gidiyorum. Eşyalarını toplamanı isterim.” O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllarca emek verdiğim, her köşesini sevgiyle döşediğim evden kovuluyordum.
Günler geçtikçe, yalnızlık daha da ağırlaştı. Komşum Fatma Abla, arada uğrayıp halimi hatırımı soruyordu. Bir gün, bana sarılıp “Ayşe, senin suçun yok. Erkekler bazen çok bencil olabiliyor,” dedi. O an, içimde bir sıcaklık hissettim. Yalnız olmadığımı, en azından birinin beni anladığını fark ettim. Ama geceleri, evin duvarları üstüme üstüme geliyordu.
Hastaneye kontrole gittiğimde, doktorum Gül Hanım bana umut verdi: “Ayşe Hanım, bu hastalıkla savaşan çok kadın var. Yalnız değilsiniz. Tedaviye başlarsak, iyileşme şansınız yüksek.” O an, gözlerim doldu. Bir yabancıdan duyduğum bu destek, bana güç verdi.
Bir gün, Emre aradı. Sesimden bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştı. “Anne, ne oldu? Babamla mı tartıştınız?” dedi. Dayanamadım, her şeyi anlattım. Emre, önce sustu, sonra öfkeyle “Babam nasıl böyle bir şey yapar? Senin yanında olacağım, hemen geliyorum!” dedi. Oğlumun desteği, bana yeniden yaşama sevinci verdi.
Emre geldiğinde, evdeki sessizliği bozdu. “Anne, bu ev senin kadar babamın da. Hiçbir yere gitmiyorsun. Gerekirse ben de burada kalırım,” dedi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. Yıllarca büyüttüğüm oğlum, şimdi bana kol kanat geriyordu. Mehmet ise, eve uğramamaya başladı. Avukattan gelen boşanma evraklarıyla uğraşırken, içimde bir öfke ve kırgınlık büyüdü.
Bir akşam, Mehmet eve geldi. Yüzü asık, gözleri kaçamak. Emre, kapıda dikildi. “Baba, annemi bu halde bırakıp gidemezsin. O senin karın, yıllarca yanında oldu. Şimdi senin ona destek olman gerekmez mi?” dedi. Mehmet, başını eğdi. “Ben… Ben çok yoruldum, Emre. Her şey üstüme geliyor. Kendi hayatımı da yaşamak istiyorum,” dedi. O an, içimdeki bütün sevgim bitti. Yıllarca uğruna mücadele ettiğim adam, en zor anımda beni terk ediyordu.
Boşanma süreci sancılı geçti. Mahkemede, Mehmet’in avukatı “Müvekkilim, eşinin hastalığı nedeniyle psikolojik olarak yıprandı,” dediğinde, içimden “Benim yıpranmışlığım ne olacak?” diye haykırmak istedim. Hakim, bana dönüp “Ayşe Hanım, bir isteğiniz var mı?” dediğinde, sadece “Oğlumla huzurlu bir hayat istiyorum,” diyebildim.
Boşanma gerçekleşti. Evden ayrılmak zorunda kaldım. Emre, bana küçük bir daire tuttu. İlk başta, her şey çok yabancıydı. Eşyalar, duvarlar, hatta pencereden görünen manzara bile… Ama zamanla, kendi hayatımı kurmaya başladım. Komşularımla sohbet ettim, hastanede tanıştığım kadınlarla destek grubu kurduk. Birbirimize umut olduk.
Bir gün, Zeynep aradı. “Ablacığım, İzmir’e gelsene. Birlikte deniz kenarında yürüyüş yaparız, çocuklar seni çok özledi,” dedi. O an, hayatın bana yeni kapılar açtığını hissettim. Hastalığım devam ediyordu, ama artık yalnız değildim. Emre, her hafta sonu yanıma geliyordu. Zeynep’le telefonda saatlerce konuşuyorduk. Fatma Abla, her sabah kahveye geliyordu.
Bir akşam, pencereden dışarı bakarken, kendi kendime sordum: “Acaba, yaşlanmak ve hastalanmak gerçekten bir kadının hayatını bitirir mi? Yoksa, asıl mesele insanın kendine sahip çıkabilmesi mi?”
Belki de, en büyük gücümüz, en zor anlarımızda bile yeniden ayağa kalkabilmemizdir. Siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız?