Geç Gelen Bir Kız Çocuğunun Hikâyesi: Jagoda’nın Sırrı
“Jagoda, neden hep gözlerin uzaklara dalıyor?” Annemin bu sorusu, çocukluğumdan beri kulağımda yankılanır. O anlarda, annemin gözlerinde bir hüzün, bir de korku görürdüm. Sanki bana anlatmadığı bir hikâye vardı, ama ben o hikâyenin ne olduğunu asla tam olarak öğrenemezdim.
Ben, Jagoda. Annem Helena, beni kırk yaşına yaklaşırken dünyaya getirmiş. Babamı hiç tanımadım; annem, onun adını bile anmazdı. Çocukken, babasız büyümenin ne demek olduğunu tam anlamazdım. Ama mahalledeki çocukların bakışlarından, annemin komşularla konuşmalarındaki çekingenliğinden, bir şeylerin eksik olduğunu anlardım.
Bir gün, annemle mutfakta otururken, komşumuz Şükran Teyze içeri girdi. “Helena, kızın büyüdü, artık ona gerçekleri anlatmanın zamanı gelmedi mi?” dedi. Annem bir an durdu, elleriyle önlüğünün ucunu sıktı. “Şükran, herkesin bir zamanı vardır. Jagoda’nın da zamanı gelecek,” dedi titrek bir sesle. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Annemin bana anlatmadığı neydi?
Yıllar geçti. Liseyi bitirdim, üniversiteye başladım. Annemle aramızda görünmez bir duvar vardı. O bana her zaman destek oldu, ama geçmişiyle ilgili hiçbir şey anlatmadı. Bir gün, evde eski bir sandık buldum. İçinde annemin gençlik fotoğrafları, sararmış mektuplar ve bir günlük vardı. Günlüğün ilk sayfasında şunlar yazıyordu: “Kızım Jagoda, bu satırları bir gün okursan, bil ki seni her şeyden çok sevdim. Ama hayat bazen insanı zor kararlar almaya zorlar.”
Gözlerim doldu. Günlüğü okumaya başladım. Annem, gençliğinde Edirne’de yaşamış. Babamla evlenmişler, ama yıllarca çocukları olmamış. Sonra babam bir hastalıktan vefat etmiş. Annem, yalnız kalınca, bir süre kendini toparlayamamış. Bir gün, kuzeni Ayşe’nin davetiyle Poznan’a gitmiş. Orada iki hafta kalmış. Günlüğün devamında, annemin orada tanıştığı bir adamdan bahsettiğini gördüm. Adamın adını yazmamıştı, sadece “O bana yeniden yaşama sevinci verdi,” demişti.
Dokuz ay sonra, ben dünyaya gelmişim. Annem, köye döndüğünde herkesin bakışlarından, fısıldaşmalarından utandığını yazmış. “Ama Jagoda, senin gülüşün bana her şeyi unutturdu,” diye eklemişti. O an, içimde bir fırtına koptu. Ben, annemin gizli aşkının çocuğu muydum? Babam kimdi? Annem neden bana hiç anlatmamıştı?
O gece annemle yüzleştim. “Anne, neden bana babamı hiç anlatmadın? Neden herkes bana farklı bakıyor?” dedim. Annem bir süre sustu, sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. “Jagoda, ben seni çok sevdim. Ama insanlar acımasız. Babasız bir çocuk olarak büyümeni istemedim. Sana bir hikâye uydurmak istemedim. Sadece seni korumak istedim,” dedi.
“Ama ben kimim anne? Babam kim?” diye sordum. Annem başını eğdi. “Babanı tanımıyorsun. O, Polonya’da tanıştığım bir adamdı. Kısa bir mutluluktu. Sonra yollarımız ayrıldı. Seninle birlikte döndüm. Burada, bu köyde, herkesin diline düştüm. Ama seni bırakmak aklımdan bile geçmedi. Sen benim mucizemsin, Jagoda.”
O an, anneme sarıldım. İçimde bir boşluk vardı, ama aynı zamanda bir huzur hissettim. Annem bana hayatı boyunca en büyük sırrını anlatmıştı. Ama bu sır, beni de bir yükle baş başa bırakmıştı.
Üniversitede, arkadaşlarım ailelerinden bahsederken, ben hep susardım. “Senin baban ne iş yapıyor?” diye sorduklarında, “Babamı hiç tanımadım,” derdim. İnsanlar acır gibi bakardı. Bir gün, en yakın arkadaşım Zeynep, “Jagoda, senin hikâyen çok farklı. Belki de bu yüzden bu kadar güçlü birisin,” dedi. O an, kendimi ilk kez özel hissettim.
Ama köyde işler o kadar kolay değildi. Annemle ilgili dedikodular hiç bitmedi. “Helena’nın kızı, babası belli değilmiş,” diye fısıldaşan kadınlar, bana her zaman mesafeli davrandı. Bir gün, köy meydanında, yaşlı bir adam bana, “Senin annen iyi kadındır, ama hayat ona adil davranmadı,” dedi. O an, annemin ne kadar yalnız kaldığını anladım.
Yıllar geçti. Annem yaşlandı, hastalandı. Onu hastaneye götürdüğümde, doktorlar bana “Yakın akrabası var mı?” diye sordular. “Sadece ben varım,” dedim. Annem, hastane odasında, elimi tutup, “Jagoda, hayat bazen insanı yalnız bırakır. Ama sen yalnız değilsin. Benimle gurur duy,” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım.
Annem vefat ettiğinde, köyde büyük bir cenaze oldu. Herkes geldi, ama ben annemin mezarı başında tek başıma kaldım. “Anne, bana bıraktığın bu hayatı nasıl taşıyacağım?” diye fısıldadım. O an, içimde bir karar verdim. Annemin geçmişini, onun yaşadığı acıları, kimseye anlatmayacaktım. Ama kendi hayatımı, kendi seçimlerimle yaşayacaktım.
Şimdi, İstanbul’da yaşıyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Annemin bana bıraktığı günlüğü her gece okuyorum. Onun yaşadığı zorlukları, yalnızlığını, ama aynı zamanda bana olan sevgisini her satırda hissediyorum. Bazen, geceleri, annemin sesi kulağımda yankılanıyor: “Jagoda, güçlü ol. Kimseye boyun eğme.”
Hayatım boyunca hep bir eksiklik hissettim. Ama şimdi anlıyorum ki, o eksiklik beni ben yaptı. Annemin sırrı, benim kimliğim oldu. Şimdi size soruyorum: Siz hiç, ailenizin sakladığı bir sırla yaşamak zorunda kaldınız mı? Geçmişinizin gölgesinde, kendi yolunuzu bulabildiniz mi?