İki Gece ve Bir Gün: Bir Türk Kadınının Sessiz Çığlığı

— Zeynep, yine mi saate bakıyorsun? Ne var bu kadar acelesi olan?

Başımı kaldırmadan, gözlerimi bilgisayar ekranından ayırmadan cevap verdim: — Yok abla, öylesine…

Ama yalan söylüyordum. İçimdeki fırtına, dışarıdan belli olmasın diye dudaklarımı ısırıyordum. Saat akşam altıya geliyordu ve annem aramıştı, “Geç kalma, baban sinirleniyor,” demişti. Oysa iş yerinde kalıp raporları bitirmem gerekiyordu. Başka çarem yoktu.

Muhasebe ofisinde çalışıyordum; patronum Nihat Bey’in gözü üzerimdeydi. Herkesin içinde bana laf sokmayı seviyordu: “Zeynep Hanım, gençsiniz ama iş disiplininiz yaşınıza göre zayıf.”

İçimden bağırmak istedim: “Benim yaşımda bir kadın hem evde hem işte eziliyor, siz bunu bilir misiniz?” Ama sustum. Türkiye’de kadın olmak, bazen sadece susmak demekti.

O gün, saat yediye doğru ofisten çıktım. Otobüs durağına yürürken telefonum çaldı. Annemdi yine.

— Nerede kaldın kızım? Babana ne diyeceğim şimdi?

— Anne, iş uzadı…

— Hep iş, hep iş! Evde de iş var! Baban zaten sinirli, bir de senin yüzünden iyice gerildi.

Telefonu kapattım. Gözlerim doldu. Otobüs camından dışarı bakarken İstanbul’un gri akşamına karıştım. Herkesin bir telaşı vardı ama kimse kimsenin acısını bilmiyordu.

Eve vardığımda babam salonda oturuyordu. Televizyonun sesi yüksek, yüzü asık.

— Saat kaç oldu Zeynep? Ne bu rahatlık?

— Baba, işte işler uzadı…

— Bahane üretme! Kadın dediğin evine sahip çıkar. Senin yaşında annen iki çocuk büyütüyordu.

Annem araya girdi: — Kızcağız zaten yorgun, biraz anlayışlı ol.

Babam elini masaya vurdu: — Benim evimde kurallar bellidir! Yarın sabah işe gitmeyeceksin. Evde kalıp bana yardım edeceksin.

O gece odamda ağladım. Yastığımı ısırarak sessizce hıçkırdım. “Neden?” diye sordum kendime. “Neden bir türlü yetemiyorum?”

Sabah olduğunda annem kapımı tıklattı:

— Kızım, kalk kahvaltı hazır.

Gözlerim şişmişti ama kalktım. Masada sessizlik vardı. Babam gazeteyi okuyor, annem çay dolduruyordu. Ben ise içimdeki isyanı bastırmaya çalışıyordum.

Kahvaltıdan sonra annemle mutfağa geçtik. Fısıltıyla konuştu:

— Zeynep, baban zor bir adamdır ama seni seviyor.

— Anne, sevgi buysa ben istemiyorum. Ben kendi ayaklarım üstünde durmak istiyorum.

Annem gözlerini kaçırdı. O da zamanında hayallerinden vazgeçmişti biliyordum.

O gün işe gitmedim. Patronum aradı:

— Zeynep Hanım, bugün neden gelmediniz?

— Bir ailevi durum çıktı Nihat Bey…

— Bakın, bu böyle devam ederse sizinle çalışamayız.

Telefonu kapattım. İçimde bir boşluk oluştu. Hem ailem hem işim arasında sıkışıp kalmıştım.

Akşam olunca babamla tekrar yüzleştik:

— Yarın da evde kalacaksın. Biraz ev işlerini öğren.

— Baba, ben çalışmak istiyorum! Kendi paramı kazanmak istiyorum!

Babam öfkeyle bağırdı:

— Ben sana bakamıyor muyum? Kadının yeri evidir!

O an dayanamadım:

— Ben senin kölen değilim! Benim de hayallerim var!

Babam sustu. Annem ağlamaya başladı. Evde bir sessizlik oldu; sadece annemin hıçkırıkları duyuluyordu.

Gece boyunca uyuyamadım. Pencereden dışarı bakıp yıldızları izledim. “Kaç kadın şu an benim gibi hissediyor?” diye düşündüm.

Ertesi sabah erkenden kalktım. Annem mutfakta ağlıyordu. Yanına gittim:

— Anne, ben gidiyorum.

Şaşkınlıkla baktı:

— Nereye kızım?

— Kendi hayatımı kurmaya…

Çantamı topladım, kapıdan çıkarken babam arkamdan bağırdı:

— Gidersen bir daha bu eve dönme!

Durdum, arkamı dönmeden cevap verdim:

— Belki de dönmemeliyim baba…

Sokakta yürürken içimde korku ve özgürlük karışımı bir his vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum ama artık kendi yolumu çizmek istiyordum.

İki gece ve bir gün boyunca yaşadıklarım bana şunu öğretti: Bazen en büyük savaş insanın kendi ailesiyle olurmuş. Ve en çok sevdiklerimiz bizi en çok yaralayanlarmış.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi ailenizle hayalleriniz arasında kaldınız mı? Hayatınızda kendi yolunuzu seçmek için neleri göze alırdınız?