Sessizliğin Çığlığı: Bir Vedanın Ardındaki Hayat

“Baba, gerçekten gitmem mi gerekiyor?” dedim, ama sesim öyle kısık çıktı ki, sanki kendim bile duymadım. Babam, gözlerini yere indirdi, annem ise mutfakta çay bardağını yıkıyordu, suyun sesi evin içindeki sessizliği daha da derinleştiriyordu. O sabah, İstanbul’un soğuk bir Ekim günüydü; dışarıda gri bulutlar, içeride ise kelimelerden daha ağır bir sessizlik vardı. Valizimi yatağın üzerine koymuş, içine birkaç kazak, eski bir fotoğraf albümü ve annemin ördüğü atkıyı yerleştiriyordum. Her şey çok sıradan görünüyordu, ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Bir hafta önce, babam işten çıkarılmıştı. Annem, evdeki huzursuzluğu çocuklara hissettirmemeye çalışsa da, her akşam yemeğinde masadaki sessizlik, eksik kalan tabaklar ve babamın gözlerindeki yorgunluk, her şeyi anlatıyordu. Ben ise üniversiteyi kazanmış, İstanbul’a gitmeye hazırlanıyordum. Ama bu gidiş, bir kaçış mıydı, yoksa bir zorunluluk mu, bilmiyordum. Annem, “Oğlum, orada yalnız kalırsın, dikkat et kendine,” dediğinde, gözlerinde hem gurur hem de endişe vardı. Babam ise, “Erkek adam kendi yolunu çizer,” deyip sustu. O an, babamın bana sarılmasını, bana bir şeyler söylemesini bekledim. Ama onun suskunluğu, bana söylenmiş en ağır söz gibiydi.

O sabah, valizimi kapatırken, annem yanıma geldi. Elinde küçük bir bohça vardı. “Bunu yanında götür, belki lazım olur,” dedi. Bohçanın içinde, çocukluğumdan kalma bir oyuncak araba, birkaç dua kitabı ve annemin el yazısıyla yazdığı bir mektup vardı. “Her şey yoluna girecek, oğlum. Biz hep buradayız,” yazmıştı. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Annemin ellerini tuttum, “Söz veriyorum, güçlü olacağım,” dedim. Ama içimde, o gücü bulup bulamayacağımdan emin değildim.

Kapıdan çıkarken, babam hâlâ salonda oturuyordu. “Hakkını helal et, baba,” dedim. O ise sadece başını salladı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Babamın bana sarılmaması, bana ‘oğlum’ dememesi, yıllardır aramızda biriken o görünmez duvarı daha da yükseltti. Annem kapının önünde bana sarıldı, saçımı okşadı. “Ne olursa olsun, aileni unutma,” dedi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. O an, annemin kokusunu içime çektim, çünkü biliyordum ki, bir süre o kokudan uzak kalacaktım.

Otobüs terminaline vardığımda, İstanbul’a giden otobüsün önünde beklerken, içimde bir boşluk vardı. Yanımda oturan yaşlı bir adam, “Evden ilk kez mi ayrılıyorsun?” diye sordu. Başımı salladım. “Zor olur, ama insan alışıyor,” dedi. O an, yalnız olmadığımı, herkesin bir gün evinden, ailesinden, alışkanlıklarından kopmak zorunda kaldığını düşündüm. Otobüs hareket ettiğinde, camdan dışarı bakarken, annemin bana el salladığını, babamın ise uzaktan bakıp başını çevirdiğini gördüm. O an, içimde bir şeyler yıkıldı.

İstanbul’a vardığımda, her şey bana yabancı geldi. Kalacağım öğrenci yurdunda, odama yerleşirken, annemin verdiği bohçayı açtım. Mektubunu tekrar okudum. O satırlarda, annemin sevgisini, endişesini ve umudunu hissettim. Ama babamın sessizliği, hâlâ içimde bir yara gibi duruyordu. Yurtta yeni arkadaşlar edinmeye çalıştım, ama geceleri yatağımda dönerken, evimi, ailemi, özellikle de babamı düşünmeden edemiyordum. Her telefon konuşmasında, annem bana iyi olup olmadığımı soruyor, babam ise arka planda sessizce dinliyordu. Bir gün, anneme “Babam nasıl?” diye sordum. “O da seni düşünüyor, ama işte, kolay değil oğlum,” dedi. Babamın duygularını göstermemesi, beni hem kızdırıyor hem de üzüyordu.

Aylar geçti, İstanbul’un kalabalığına, yalnızlığına alışmaya başladım. Ama her bayramda eve döndüğümde, o sessizlik yine evin içine siniyordu. Bir bayram sabahı, babamla baş başa kaldık. “Baba, neden hiç konuşmuyoruz?” dedim. O an, babam gözlerimin içine baktı, ama yine sustu. O an, içimdeki öfke ve kırgınlık birikti. “Ben senin oğlunum, bana bir şey söyle, bana sarıl!” diye bağırmak istedim, ama yapamadım. Annem araya girdi, “İkiniz de inatçısınız,” dedi. O an, ailemizin en büyük sorununun, konuşamamak, duygularımızı paylaşamamak olduğunu anladım.

Bir gün, yurtta kötü bir haber aldım. Babam hastaneye kaldırılmıştı. Hemen ilk otobüsle eve döndüm. Hastane odasında, babamın başucunda otururken, ellerini tuttum. “Baba, ben seni hep sevdim, ama sen hiç söylemedin,” dedim. O an, babamın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Ben de seni sevdim, oğlum. Ama bazen, kelimeler boğazıma düğümlendi,” dedi. O an, yıllardır beklediğim o cümleyi duymak, içimdeki bütün kırgınlıkları bir anda silip süpürdü. Babamın elini sımsıkı tuttum, “Artık susmayalım, baba,” dedim. O günden sonra, ailemizdeki sessizlik yavaş yavaş yerini konuşmalara, paylaşımlara bıraktı.

Şimdi, yıllar sonra, o sabahı, valizimi toplarken hissettiğim yalnızlığı ve sessizliği hatırlıyorum. Sessizlik bazen kelimelerden daha çok şey anlatıyor. Ama insan, sevdiklerine duygularını söylemeden, onları anlamadan yaşlanıyor. Siz hiç, bir sessizliğin içinde boğulduğunuzu hissettiniz mi? Ya da bir kelimeyle, yılların yükünü hafifletebilecekken, neden susmayı seçtik?