Kendi Evimde Bir Yabancı: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Elif, sen yine mi mutfaktasın? Akşam oldu, biraz da kendine vakit ayırsan ya!” diye seslendi annem telefonda. Oysa ben, mutfağın köşesinde, bir haftalık yemekleri özenle kaplara yerleştiriyordum. Mercimek çorbası, zeytinyağlı fasulye, fırında tavuk, pilav, börek… Her biri Murat’ın ve çocukların en sevdiği yemeklerdi. Ellerim unla kaplı, saçlarım dağılmıştı ama içimde bir huzur vardı; ailem için hazırlık yapmanın huzuru.

Kapıdan Murat girdiğinde yüzünde alışık olduğum o yorgun gülümseme vardı. “Kolay gelsin Elif,” dedi, ama gözleri başka bir şey anlatıyordu. “Annem aradı, biraz rahatsızmış. Ona uğrayacağım.” dedi. “Geçmiş olsun, bir ihtiyacı var mı?” diye sordum. “Yok, sadece biraz yanında olmamı istedi.” dedi ve hızlıca üstünü değiştirdi. O sırada ben de yemekleri dolaba yerleştiriyordum.

Bir saat sonra, Murat mutfağa geldi. “Elif, anneme birkaç şey götüreceğim. Biraz çorba, pilav… olur mu?” dedi. “Tabii, tabii,” dedim, “ama çocuklar için de ayırayım.” O an, içimde bir huzursuzluk kıpırdadı ama belli etmedim. Murat, dolaptan kapları aldı, ama ben başka bir odaya geçmiştim. Birkaç dakika sonra, kapı sesiyle irkildim. Murat gitmişti.

Ertesi sabah, çocuklar kahvaltıdan sonra “Anne, dün yaptığın börekten var mı?” diye sordular. Dolabı açtım, bomboştu. Bir anda içim buz kesti. Tüm yemekler gitmişti. Sadece bir iki dilim ekmek ve biraz peynir kalmıştı. O an, Murat’ın annesine sadece biraz değil, her şeyi götürdüğünü anladım.

Telefonu elime aldım, Murat’ı aradım. “Murat, yemeklerin hepsini mi götürdün?” dedim. Sesi gayet sakindi: “Evet Elif, annem yalnız. Sen yine yaparsın, ne var bunda?”

O an, içimde bir şeyler kırıldı. “Ben yine yaparım, öyle mi?” dedim sessizce. “Senin için, çocuklar için, annem için… Hep ben yaparım. Peki ya ben? Benim emeğim, yorgunluğum, gecem, gündüzüm?”

O gün, çocuklara tost yaparken gözyaşlarım ekmeklerin arasına karıştı. Onlar hiçbir şey anlamadı. Ama ben, kendi evimde bir gölge gibi hissettim. Sanki varlığım, sadece başkalarına hizmet etmekten ibaretti.

Akşam Murat eve geldiğinde, yüzüne bakamadım. O ise hiçbir şey olmamış gibi televizyonun karşısına geçti. İçimdeki öfke ve kırgınlık, bir volkan gibi patlamaya hazırdı. “Murat, konuşmamız lazım,” dedim.

Başını kaldırdı, “Ne oldu Elif?” dedi.

“Yemekleri neden hepsini götürdün? Çocuklar için, kendimiz için hiçbir şey bırakmamışsın. Bana sormadan, bana danışmadan… Bu evde ben yok muyum?”

Murat bir an duraksadı. “Elif, annem hasta. Sen de biliyorsun. Senin yemeklerin ona iyi geliyor. Hem sen zaten hızlıca yaparsın, ne var bunda?”

“Ne var bunda? Murat, ben bu evde sadece yemek yapan biri değilim. Ben de insanım. Benim de duygularım, yorgunluğum var. Bir kere olsun bana sormadan, benim emeğimi hiçe sayarak nasıl böyle bir şey yaparsın?”

Murat’ın sesi yükseldi: “Elif, abartıyorsun. Annem hasta diyorum. Biraz empati göster!”

O an, içimde biriken her şey patladı. “Empati mi? Peki ya bana kim empati gösterecek? Benim de annem var, benim de ihtiyaçlarım var. Ama ben hep ikinci plandayım. Senin annen, senin isteklerin, senin rahatın… Benim varlığım sadece hizmet etmekten mi ibaret?”

Murat sustu. İlk defa bu kadar sert konuşmuştum. Gözlerim doldu, ama geri adım atmadım. “Bu evde ben de varım Murat. Bundan sonra bana sormadan hiçbir şey yapmanı istemiyorum. Benim emeğim, benim zamanım, benim hayatım da önemli.”

O gece, çocuklar uyuduktan sonra uzun süre düşündüm. Annem haklıydı; kendime hiç vakit ayırmıyordum. Hep başkalarını mutlu etmeye çalışırken, kendimi unutmuştum.

Ertesi gün, Murat’ın annesi aradı. “Elifciğim, ellerine sağlık. Murat getirdiği yemekleri çok beğendim. Ama oğlum biraz fazla getirmiş galiba, senin de ihtiyacın vardır. Bir dahakine bana sadece bir kap çorba yeter.” dedi. O an, Murat’ın annesinin bile benden daha çok empati gösterdiğini fark ettim.

O gün, çocuklarla dışarı çıktım. Bir kafede oturduk, dondurma yedik. Kendime söz verdim: Bundan sonra sadece başkalarını değil, kendimi de düşüneceğim.

Murat’la aramızda soğuk bir rüzgar esti bir süre. Ama ben artık susmayacaktım. Her akşam, yemekleri hazırlarken çocukları da mutfağa aldım. Onlara “Birlikte yapalım, birlikte paylaşalım,” dedim. Murat da yavaş yavaş değişmeye başladı. Bir gün, “Elif, bugün anneme sadece bir tabak götüreceğim. Senin de dinlenmeye hakkın var,” dedi. O an, gözlerim doldu.

Ama içimde hâlâ bir yara vardı. Yıllarca kendi ihtiyaçlarımı, duygularımı yok saymıştım. Şimdi ise, kendi sesimi bulmaya çalışıyordum.

Bazen düşünüyorum: Biz kadınlar neden hep ikinci planda kalıyoruz? Neden kendi emeğimizin, varlığımızın değerini başkalarına anlatmak zorunda kalıyoruz? Siz hiç kendi evinizde görünmez olduğunuzu hissettiniz mi?