Kendi Soframda Yabancı: Oğlum Misafir Değil, Bir Aile Getirdiğinde
“Evde her zamanki gibi çayımı demledim, mutfağın camından dalları rüzgârda hafifçe sallanan ceviz ağacına bakıyordum ki, koridorun başında oğlumun sesi yankılandı: ‘Anne? Biraz geç kalmış olabilirim, ama sürprizim var.’ Kapıda, Cem’in yanında bir kadın ve elinden sımsıkı tuttuğu ufak bir kız çocuğu vardı. Sarı saçları çocuğa çerçeve gibi düşen Zeynep ve çekingen gözlerle bana bakan Duygu… Elimdeki bardak az kalsın masaya devrilecekti. Duygularım darmadağın olmuştu; şaşkınlık, sevinç, garip bir hüzün. ‘Anne, bu Zeynep. İki aydır birlikteyiz. Onun da küçük bir kızı var, Duygu. Kısa bir süre bizde kalsalar…’ Cem’in gözlerindeki gönül borcu ifadesi ve Zeynep’in mahcup gülümsemesi arasında sıkışıp kalmıştım.
O an içimde küçük bir kırılma duydum. Sanki bizim soframız, bizim düzenimiz mahremiyetini yitiriyordu. Yıllarca Cem’in her derdini, başarısını, hayalini paylaştığım mutfakta bu yeni aile huzurumu bozacaktı sanki. Bir yanım oğluma sahip çıkmak isterken, diğer yanım alışkanlıklarının bozulduğuna öfkeliydi. ‘Tabii, buyurun…’ dedim. Fakat boğazımda bir düğüm, yüreğimde gizli bir sızı vardı.
Zeynep, eve adım attığında üstüne fazlasıyla titizdi. Her yere nazikçe dokunuyordu sanki iz bırakmamaya çalışıyordu. Duygu ise annesinin eteğini bırakmıyor, gözleriyle bana ürkek bakıyordu. Akşam yemeği hazırlığına girişirken, mutfakta garip bir sessizlik vardı. Cem, ‘Anne, yardım eder misin?’ dediğinde, ellerimle soğan doğrarken kalbimi de dilimliyordum adeta. Zeynep lavaboda domatesleri yıkarken sessizce, ‘Biliyorum alışmak kolay değil, umarım yalnız hissetmezsiniz kendinizi. Çok zor bir dönemden geçtik’ dedi. Bir anda kendimi acımasız hissettim; kadıncağa kendimi neden hemen benden biri gibi görememiştim ki? Yine de içimde bir mesafe, usulca büyüyordu.
İlk gece hep beraber oturma odasında oturduk. Cem, Duygu’nun yanına oturup ona masal kitabı okurken, ben hep alışık olduğum koltuğumda, ellerim boşta kaldı. O eski canlı sohbetlerimiz yoktu. Sohbetler artık Duygu’nun okula başladığı gün, Zeynep’in iş bulabilme telaşı, Cem’in Zamansız gülüşleri arasında kayboluyordu. Kendi evimde kendim için bir yer bulamıyor, bir zamanlar bana ait olan o sıcak ortamda daralıyordum.
Her sabah Cem işe giderken kapıya kadar uğurlardım. Şimdi ise önce Zeynep işe çıkıyor, ardından Duygu’yu okula bırakıyordu. Ben ise sessiz evde, mutfağı toplarken koltukların farklı koktuğunu, kahvaltı masasının üzerindeki ekmeğin daha kısa sürede bittiğini not ediyordum. Bir gün, Zeynep’in arkasından çantasında süt kutusu ve Duygu’nun ayıcığı düşmüş. Yerden alıp camdan peşlerinden bakarken, eski günlerin sessizliğinin daha dayanılır olduğunu düşündüm. Yalnızlık alıştığım bir histi, peki ya bu yabancılık?
Akşamları mutfakta giderek daha az konuşma başladı. Bir keresinde, Zeynep’le çay içerken, su sesiyle boğulan bir sessizlik oluştu. ‘Nurten Hanım…’ dedi Zeynep, ‘Biliyorum burada misafir gibi hissediyoruz, ama Cem için de, Duygu için de siz çok kıymetlisiniz. Birlikte yaşamanın zorlukları var ama yeni bir aileye alışmak da zaman alıyor.’ O an gözlerim doldu. ‘Bilseniz, kalbimde ne fırtınalar kopuyor’ demek istedim, ‘Hayatım bir gecede değişti sanki.’
Bir gece yatmadan önce Cem kapımı araladı. ‘Anne, farkındayım, her şey bir anda oldu. Ama seni de hiçbir şeyin dışında bırakmak istemiyorum. Sen bizim ailemizin temelisin.’ Sözleri içimi biraz olsun rahatlattı. Ama yine de, her yeni sabaha farklı bir hazırlık, farklı bir sınavla uyanıyordum. Duygu sabahları saçlarını ördürmek istediğinde, kendi kızım hiç olmamış gibi beceriksizce ellerimle uğraştım. ‘Teşekkür ederim, babaanne…’ dediğini ilk duyduğumda içimde başka bir kök saldı o kelime. Acaba ona sıcaklık göstermek; kızım, Cem’in çocukluğuna ona gösterdiğim gibi aynı coşkuyla yaklaşmak mümkün müydü?
Bir akşam yemeğinde, konuk olduğumu hissettiren bir an yaşandı. Duygu tabaktan düşen kaşığı için ağlayınca, Zeynep aniden ‘Kızım, annene bak, olur böyle şeyler, ağlama lütfen,’ dedi. O an, sanki Duygu’nun gerçek annesi ben değilmişim gibi bir mesafe, sofrada soğuk bir hava esti. Kendi evimde, çocuk sesiyle her zaman huzur bulduğum soframda, artık kelimeleri seçerek konuşuyordum. Ertesi gün, eski günlerden kalma aile albümünü raftan indirdim. Cem’in küçükken ayıcıkla verdiği pozlara baktım. Fotoğraflara bakarken Zeynep mutfağa geldi. Ellerimi albümün sayfalarında görünce duraksadı. ‘Eskiler mi daha güzeldi, Nurten Hanım?’ dedi. ‘Eskiler bir zamanlar bizimdi, şimdi ise hepimizin bir hikayesi var bu evde. Bunu kabullenmek kolay değil,’ diye yanıtladım. Gözleri doldu. İki kadının, iki ayrı hikâyenin, bir tek evde nefes alması meğer ne zor…
Birkaç hafta böyle geçti. Günlerden bir gün, Duygu ödevini yaparken tıkandığı yerde bana sordu: ‘Babaanne, sen de harfleri öğretir misin bana?’ Sesimin titremesine engel olamadım: ‘Tabii ki çocuğum, öğretmez miyim…’ O gece ilk defa bu evde yalnızca bir misafir olmadığımı hissettim. Sonra yastığıma başımı koyduğumda, huzurla ağladım.
Katlanmak, alışmak, kabullenmek… Ne kadar çetrefilli kelimelermiş. Oğlumun yeni hayatı, bana bir aileye yeniden bağlanmayı, başkalarının hikayelerinde kendime yer açmayı öğretiyor. Yine de bazen kendi evimde neden yabancı gibi hissediyorum diye kendime soruyorum: “Bir ailenin parçası olmak, bazen kendi kalbimle de mücadele etmek demek değil mi? Siz hiç kendi evinizde yabancı oldunuz mu? Bunu nasıl atlattınız?”