Buzdolabı Hediyesi ve Kırılmış Kalpler
“Hayır, Sevil! Bir buzdolabı için o kadar para verilmez, hem annem zaten eskiyle de idare ediyor,” diye bağırdı Ali telefonda. Gerginliğimi saklamaya çalıştım. Neredeyse göz yaşlarım telefonun ekranına damlayacaktı. Oysa ben sadece anneme, Hatice Hanım’a, yıllardır hayal ettiği buzdolabını almak istemiştim. Onca emekten, fedakarlıktan sonra ona bir mutluluk yaşatmak…
Bir gece önce annemle oturmuş, kırık camdan süzülen yağmuru izlerken çaylarımızı içiyorduk. Sessizce, mutfağında eski buzluğun başında ne kadar zorlandığını anlatmıştı. Hatta “Hele yaz geliyor ya, dolap kokusundan korkuyorum, kızım,” demişti buruk bir gülümsemeyle. Bu sözler içime dokundu. Babam öldüğünden beri, evi sırtında taşır olmuştu annem. Benim küçük maaşımla biriktirdiğim para yetmiyordu, ama Ali’ye güvenirim demiştim. “Ali ortak olursa, çok güzel bir şey seçeriz,” diye geçirmiştim içimden.
Ali’nin tepkisi içimi parçaladı. “Sen daha kendi başının çaresine bakamıyorsun, annemin yeni bir buzdolabına ihtiyacı yok. Zaten bizim zamanımızda hep idare ettik, abartıyorsun Sevil!” Kelimeleri diken gibi battı. “Sen de anneme sürekli ayrıcalık tanıyorsun! Benim kime ne aldığım kimsenin umurunda değil!” diye de ekledi. Sanki tek derdim annemin mutluluğuydu da o başka bir savaşın içindeydi. Bir an, çocukken Ali’ye aldıkları o uzaktan kumandalı arabayı hatırladım; annem benim isteğimi bütçeye uydurmazdı, ama Ali’ninle hiç düşünmeden koştururdu. O an annemin sofradaki denge oyunlarını, sanki sofranın bir köşesi boş kalınca diğer köşeye ekstra koyduklarını fark ettim.
Telefon elimde, gözüm yağan yağmurda, Ali’nin haykırışları kulaklarımda çınlıyordu. O akşam annemle yeniden buluşup masayı kurarken ses çıkarmadım. O ise her zamanki gibi, “Kızım, başın neye takıldı yine?” diye baktı gözlerimin içine. Usulca sordum, “Anne, Ali sence neden kızdı bu kadar? Senin adına buzdolabı sorunca…”
Annem yavaşça yer beziyle masanın ayaklarına sürdü. İrkilmiş gibiydi. “Bazen herkes farklı şeylere kızar, yavrum. Ta çocukken başlar her şey.” O an, annemin bakışından anladım. İçimizde birikmiş bir mazimiz, belki de konuşulmamış küsler vardı. Yine de annemin üzerine gitmek istemedim.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yıllarca içimde biriktirdiğim küçük anıları, kırgınlıkları ve kardeşime olan sitemlerimi düşündüm. En çok da annemin o yeni, çalışmayan, içi buz tutan dolabı başında sessizce ağladığı geceleri… Kimsenin görmediği kadar yalnızdık annemle. Ali başka bir şehirde yaşar; sırtına çantasını yükleyip yeni bir hayata başlamıştı. O isterdi ki, ailedeki herkes ona hayran olsun, ona sevgi göstersin. Oysa o, anneme yara açan sözleriyle daha derin izler bırakıyordu.
Ertesi sabah işe gitmeden önce aynaya baktım; gözlerimin altında mor halkalar, yüzümde derinleşen bir çaresizlik vardı. Yine de vazgeçmedim. Bankada sırada beklerken annemle geçmişten bugüne yaşadıklarımızı düşündüm. Bakiyeme baktım, kendimce hesap yaptım. “Olacak, Sevil! Annene bir hediye vermek için mükemmel bir vesile bu!” diye mırıldandım. Banka kuyruğunda diken üstünde beklerken, yanımda sohbet eden yaşlı bir çiftin kadından aldığı sade sıcaklık içimi ısıttı.
O gün iş çıkışı eve dönerken bir yandan Ali’nin karısına mesaj atmayı düşündüm. Belki onun aracılığıyla konuşur, Ali’yi ikna ederiz. Belki de Ali’nin derdi başka, dibe gömülen bir aile hikayesidir? Ama bir yanım direniyordu: “Yalvarmayacaksın Sevil. Kimseyi zorla iyiliğe ortak edemezsin.”
Ertesi hafta, Cuma günüydü. Akşama doğru işten çıkınca vitrindeki buzdolabının önünde durdum. Parlak kapak, tertemiz iç bölmeleri… Küçük, sade ama güzel bir modeldi. Yanımda telefon; Ali’den hâlâ tık yoktu. Derince bir nefes aldım, kredi kartımı verdim. Alırken içimden “Annemi mutlu eder mi? Beni biraz anlar mı?” dedim.
Buzdolabını annemlere götürdüğümde, apartmanın sarsık beton basamaklarında taşırken içim titriyordu. Kapıyı açınca annem klasik hırkasıyla kapıda belirdi. “Kızım, ne getirdin öyle? Gücün yeter mi?” Gözlerinde hem sevinç hem endişe…
Küçücük mutfağa yeni buzdolabını yerleştirirken annem ağlamaya başladı. “Kızım, bu kadarını yapmasaydın keşke. Nerenle ödeyeceksin bunu?” Yanağına damlayan göz yaşını silerken bakıştım ona. “Senin için, anne. Sadece mutlu ol istedim.”
Ali o hafta annemi hiç aramadı. Sonra bir akşam vakti, annemle çay içerken Ali aradı. Yüzüme bakıp, telefonu açmadan hoparlöre verdim.
“Anne, Sevil fazlasıyla abartmış. Bende para yok, bana yüklenmeyin,” sesi öfkeden titriyordu. Annem ise yutkundu, yumuşak sesiyle, “Oğlum, kardeşin sadece hayırlı bir iş yapmak istedi. Kimsenin sana yüklediği bir şey yok. Hele ki gönlünden gelmiyorsa, hiç üstlenme,” dedi. Ali suskun kaldı, telefonu kapatmadan önce soğuk bir sessizlik oldu. O an anlayamadığım, ama sonraki günlerde peşimi bırakmayan bir his çöktü üstüme. Bu sadece bir buzdolabı meselesi değildi; yıllarca konuşulmayanlar, paylaşılamayan sevgiler, kırılan kalplerin hikayesiydi.
O akşam annemle uzun uzun sustuk. Sonra yavaşça, “Kızım, bazen ailede her şey eşit olmuyor. Kimi çok yük taşıyor, kimi zorunda kalıyor. Herkesin sevgisi bir ölçekte tartılmıyor… Ama sen elinden geleni yaptın. Bunun vicdanı sana yeter,” dedi. Tam dedim ki; “Anne, bizim gibi ailelerin yükünü kim taşır? Bir tek sevgiyi yetiremezsek, geçmiş affedilir mi hiç?”
Şimdi hâlâ düşünüyorum, herkes ailesini kendince mi sever, yoksa bazen en sevdiklerimiz de en çok acıtanlarımız mı olur? Sizce, aileniz için ne kadar fedakârlık yapmanız gerek? Yoksa bazen her şey, sadece susunca mı çözülür?