Son Telefon
“Alo? Selim, acil konuşmamız lazım!” Annemin sesi o kadar titrek ve kısıktı ki, bir an nefesimi tutup sustum. Saat 00:18’di; gecenin o karanlık vakti telefonu elime almaktan her zaman nefret etmişimdir. O dakikadan sonra gelen hiçbir haberin iyi olamayacağını öğrendim çünkü. O an, gözlerimi karanlığa dikmiş, başucumdaki lambayı açmadan, İstanbul’un o kasvetli yağmuruna kulak kesilmiş şekilde, cevabımı zorla çıkarabildim: “Anne, ne oldu? Kardeşim mi? Baba mı?”
Kendimi, ellerim soğuktan terlemiş bir halde, yatağın ucunda otururken buldum. Annem, “Baban hastanede, kalp krizi geçirdi… ve durumu ağır, hemen gel,” dediğinde, beynim bir çığlık atmış gibi oldu. İçimden geçen ilk şey, “Yine mi geç kaldım?” oldu. Hayatım boyunca, dışardan bakıldığında her şeyi yolunda olan Selim, aslında her yerde eksik kaldığı kadar ailesinin yanında da eksikti. İş çıkışı eve gitmeyenlerden, bir fincan çay içmeye bile vakti olmayanlardan, içten içe annesinin gözyaşlarının farkında olup, hiç konuşmamışlardan.
Kendimi bir anda sokağa atarken, üzerime bir şey almadan çıktım, yağmurun yüzüme dokunan ince damlaları acıttı. Sokağın köşesindeki Galata Kulesi’nin silüetini geceye karşı seçebiliyordum. “Bir sigara içer, yola çıkarım,” dedim ama annemin sesi tekrar çınladı kulaklarımda. “Hayır, bekleyemem.” Kat kat caddelerden, sarı ışıklı taksilerden, yağmurla ıslanmış kaldırımlardan koşarak Beşiktaş Devlet Hastanesi’ne gittim.
Hastanenin acil servisine girdiğimde, annem perişan şekilde sandalyede oturuyordu. Gözleri şişmiş, saçları darmadağındı. Yıllarca çalıştığı elleriyle çantasını sımsıkı tutmuştu; sanki bıraksa hayatı avuçlarından kayacak gibi. “Neredeydin Selim? Kaç kere aradım!” diye çıkıştı, ama sesinde sadece sitem ve özlem vardı. Çaresizce başımı öne eğip, “Anne, özür dilerim, iş… işteydim,” diyebildim. Keşke başka bahanem olsaydı anneme. İş… Sanki her şeyin ardına saklandığım bir duvar.
Bekleme salonundaki televizyon, fon olarak bir hava durumu veriyordu; fırtına, yağmur ve soğuk, memleketin tamamını sarmıştı. Sanki bizim evimizdeki, ailemizdeki fırtınanın devamıydı o yağmur. Küçük kardeşim Emre, köşede uyuklar gibi oturuyordu. Onun omzuna elimi koydum; o bana bakmaya bile çekindi, “Baba uyandıracak mısın?” diye mırıldandı. İçim acıdı. Ne söylenir o yaşta bir çocuğa, babası ölümle boğuşurken?
O gece, hastanenin koridorlarında, çocukluğumda saklanan tüm korkuları tekrar yaşadım. Babamı, ergenliğimde bana bağırdığı için içimden affedememiştim ama şimdi burnumda kokusu tütüyordu. Annemin titreyen ellerini tuttum, birlikte dua ettik. “Allah’ım, bir kere daha bizi baba’sız bırakma,” diye yalvardı annem. Ben gözlerimi sıkıca kapayıp, “Babam kurtulursa, her şeyi düzelteceğim,” dedim.
Sabah saatlerinde, doktordan gelen o soğuk haberi aldık: “Babanızın durumu kritik, ama elimizden geleni yapıyoruz.” O an, aslında babama hiç hak ettiği sevgiyi veremediğimi acıyla fark ettim. Oysa ne çok şey biriktirmiştik konuşmak için. Eskiden hafta sonları balık tutmaya giderdik, Karaköy iskelesinde simitlerimizi bölüşürdük; babam bana İzmir’de üniversiteye giderken küçük bir not bırakmıştı: “Oğlum, yuva bozulmasın, zaman her şeyi şifalandırır.”
Annem, “Selim, baban seninle gurur duyardı, ona söyleyemediklerin kaldı mı?” diye sordu. “Çok… Keşke biraz daha vaktim olsa.” O an, insanın geçmişini bir gecede yeniden yaşadığını hissettim. Yıllardır ertelediğim tüm konuşmalar boğazımda düğümlendi. Bir türlü ağlamayan ben, hastanenin tuvaletinde aynaya bakarak, “Selim, kaybettiklerini ne zaman fark edeceksin?” diye sordum kendime.
Babam üç gün yaşam mücadelesi verdi. Annem eve dönmek istemedi, Emre ise neredeyse hiç konuşmadı. O üç gün boyunca, her sabah ablam Asuman aradı, “Selim, İstanbul’da kimsemiz yok biliyorsun, senin ayakta kalman lazım!” dedi. O kadar yorgundum ki, bir yandan işimden izin almaya, diğer yandan annemi teselli etmeye çalışırken, bir aile olarak ne kadar yabancılaştığımızı fark ettim. Herkes kendi odasında ağlıyor, kimse diğerinin acısına dokunamıyordu. Bizimkisi, suskun bir ölüm bekleyişiydi.
Dördüncü gün, saat sabahın körü, doktor, “Başınız sağ olsun,” dediği anda, hayatımda ilk defa birini sonsuza kadar kaybetmenin ne demek olduğunu öğrendim. Annem yere yığıldı, ben ise nefes alamadım. Kardeşim gözleriyle bana “ne olacak şimdi?” dercesine bakarken, tüm evin yükünü, pişmanlıkları, ödünç alınmış sevgileri omuzlarımda hissettim.
Cenazemiz küçük bir camide kılındı. Babamı toprağa verirken, mezar başında yağmur hafifçe yağıyordu. Herkes birer birer dua ederken, ben babamın mezarında ellerimi açıp, “Baba, affet, geç kaldım,” diyebildim ancak. O an, geçmişte söylenememiş sözlerin bir insanı nasıl pişman ettiğini, telafi edilemeyen zamanın bir daha asla geri gelmediğini hissettim.
Eve döndüğümüzde, annem mutfağa girip çay demledi, sanki hayat hiçbir şey olmamış gibi devam edecekti. Ama eskisi gibi bir masa, bir sıcak aile sofrası kalmamıştı. Herkes sessiz. Annem peri gibi bir masal anlatıcısıydı çocukluğumda, şimdi gözlerinde yorgun bir kadın vardı. Sabah, kahvaltı masasındaki sessizlikte, Emre, “Ağabey, abla burada olsaydı, annemin yüzü güler miydi?” diye fısıldadı. İçimden geçen, ne çok şeyin eksildiği oldu. Bazen kayıplar, insanın içinden bir parçayı alıp götürüyor, ne yapsan da geri getiremiyorsun.
Bir ay geçti aradan, evden taşınmak zorunda kaldık. Asuman abla, İzmir’de yanına gelmemizi teklif etti ama annem, “Ne olursa olsun, burası babanın anısı dolu, gitmek istemem,” dedi. Ben de İstanbul’da yeni bir ev aramaya başladım, işime daha sıkı sarıldım, ama hiçbir şey değişmedi. İçimde bir eksiklik, geceleri babamı rüyamda görüyordum. Bazen çatık kaşlarıyla bana gülümsüyor, “Daha fazla vakit harcama Selim, ailene sahip çık,” diyordu. Kendime verdiğim sözleri tutmak için daha fazla evde zaman geçirdim, kardeşimle oyunlar oynamaya başladım. Ama kimi yaralar kabuk bile bağlamıyor.
Şimdi, babamın vefatından tam altı ay geçti. Annem hala her sabah onun ayakkabısı kapının önünden alınmasın diye titizleniyor, kardeşim babamın eski gömleğiyle yatıyor. Ben ise, gece çalan her telefona, kötü bir haber alacakmış gibi titreyerek koşuyorum. Pişmanlık, insanı en çok geç fark ettiği şeylerden biri. Şimdi size sormak istiyorum: Siz hiç vaktinde sevdiğiniz birine sarıldınız mı, yoksa her şeyi zamana mı bıraktınız? Hayatın koşturmacasında en çok neyi, kimleri ihmal ediyoruz?