Kızım İki Yıl Önce Öldü – Geçen Hafta Okuldan Aradılar, Müdür Odasında Olduğunu Söylediler
“Ayşe Hanım, lütfen hemen okula gelir misiniz? Kızınız Elif şu an müdür odasında.”
Telefonun ucundaki ses, yıllardır duymadığım kadar tanıdık ve bir o kadar yabancıydı. Elif’in adını duymak, kalbimi yerinden söktü. İki yıl önce, Elif’i bir trafik kazasında kaybettim. O günden beri her sabah, kızımın odasına girip boş yatağına bakmak, hayatımın en acı rutini olmuştu. Ama şimdi, bir mucize mi yoksa korkunç bir yanlışlık mı yaşanıyordu, bilmiyordum. Telefonu kapatıp, titreyen ellerimle anahtarımı aldım ve apartmanın merdivenlerinden koşarak indim. Gözlerimden yaşlar süzülürken, içimde bir umut kıvılcımı yanıyordu: Ya Elif gerçekten yaşıyorsa?
Okula vardığımda, güvenlik görevlisi beni tanıdı ve hiçbir şey sormadan içeri aldı. Koridorlarda yankılanan ayak seslerim, kalbimin atışlarıyla yarışıyordu. Müdür odasının kapısını açtığımda, içeride oturan bir kız çocuğu gördüm. Sırtı bana dönüktü, saçları Elif’in saçlarına benziyordu. Müdür, “Ayşe Hanım, lütfen oturun,” dedi. Gözlerim doldu, nefesim kesildi. Kız döndü ve bana baktı. Gözleri Elif’in gözleriydi, ama yüzü biraz farklıydı. “Anne?” dedi, sesi titrek ve korkmuştu.
O an, zaman durdu. Elif’in öldüğüne dair elimdeki raporlar, mezar taşındaki adı, cenazede tuttuğum eller… Hepsi bir anda anlamını yitirdi. Müdür, “Bu sabah Elif’i okul bahçesinde bulduk. Kendisinin sizin kızınız olduğunu söyledi. Ama kimliği yok, hafızası karışık gibi,” dedi. Kız bana sarıldı, kokusu bile Elif’in kokusuydu. Ama içimde bir şüphe vardı. Ya bu kız gerçekten Elif değilse? Ya biri bana oyun oynuyorsa?
Eve dönerken, kız yanımda sessizce yürüdü. Ona Elif’in en sevdiği şarkıyı mırıldandım, gözleri doldu. “Bunu hatırlıyorum,” dedi. Ama bazı sorularıma cevap veremiyordu. Elif’in çocukluğundan bahsettim, bazı anıları hatırladı, bazılarını ise hatırlayamadı. Kocam Cem, eve geldiğinde kızı görünce şok oldu. “Ayşe, bu nasıl olur? Elif öldü, mezarı var!” diye bağırdı. Kız, “Baba!” diyerek ona sarıldı. Cem, gözyaşlarına boğuldu. O gece üçümüz de uyuyamadık. Ben Elif’in odasında, kızımın başında sabaha kadar bekledim. Onun nefes alışını dinledim, saçlarını okşadım. Ama içimdeki şüphe büyüyordu.
Ertesi gün, komşularımızdan biri, “Ayşe, senin kızın öldü, bu kim?” diye sordu. Mahallede dedikodular başladı. Bazıları, “Ayşe aklını kaçırdı,” dedi. Bazıları ise, “Belki de Elif hiç ölmemiştir,” diye fısıldadı. Annem, “Kızım, Allah büyük. Belki de bu bir mucizedir,” dedi. Ama kayınvalidem, “Bu kız başka birinin çocuğu olabilir. Dikkat et,” diye uyardı. Cem ise, “DNA testi yaptıralım,” dedi. Ben ise, Elif’in gözlerine bakıp, “Sen gerçekten benim kızımsın, değil mi?” diye sordum. Kız, “Evet anne, ben Elif’im,” dedi ve ağladı.
Hastaneye gittik, DNA testi için örnek verdik. Sonuçlar çıkana kadar geçen günler, hayatımın en uzun günleriydi. Kızım gibi davranıyordu, Elif’in en sevdiği yemekleri seviyordu, eski arkadaşlarını tanıyordu. Ama bazen, bir anlığına yabancılaşıyordu. Bir gün, Elif’in en yakın arkadaşı Zeynep geldi. Kıza sarıldı, “Elif, seni çok özledim!” dedi. Kız, Zeynep’in doğum gününü hatırladı, birlikte oynadıkları oyunları anlattı. Zeynep, “Bu kesinlikle Elif!” dedi. Ama Cem hâlâ şüpheliydi. “Bir şeyler eksik,” diyordu. “Elif’in sol elinde küçük bir doğum lekesi vardı, bu kızda yok.”
Test sonuçları geldiğinde, elim ayağım titriyordu. Doktor, “Ayşe Hanım, bu kız sizin biyolojik kızınız,” dedi. O an, sevinçten ağladım. Ama Cem hâlâ ikna olmadı. “Peki ya mezardaki kim?” diye sordu. Polis soruşturma başlattı. İki yıl önceki kazada, Elif’in cesedi tanınmaz haldeymiş, kimlik tespiti zor olmuş. Belki de bir hata yapılmıştı. Mezarı açtılar, DNA testi yaptılar. Mezardaki çocuk başka bir ailenin kızı çıktı. O aileye haber verildiğinde, onlar da yıllardır kayıp olan kızlarının yasını tutuyormuş.
Elif, iki yıl boyunca bir köyde, hafızasını kaybetmiş halde yaşamış. Bir aile onu bulmuş, kendi çocukları gibi büyütmüş. Ama Elif’in hafızası yavaş yavaş yerine gelince, gerçek ailesini hatırlamış ve İstanbul’a dönmüş. Okulunun yolunu bulmuş, müdürün kapısını çalmış. Bizim için hayat yeniden başlamıştı, ama bu sefer başka bir acı vardı: İki yıl boyunca Elif’siz geçen zaman, kaybolan anılar, yaşanmayan doğum günleri, kaçırılan bayramlar…
Ailemiz yeniden bir araya gelmişti, ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Cem, Elif’e yaklaşmakta zorlanıyordu. “İki yıl boyunca seni mezarda bildim, şimdi karşımda oturuyorsun. Nasıl alışacağım?” diyordu. Ben ise, her sabah Elif’in yüzüne bakıp, “Gerçekten geri döndün mü?” diye soruyordum. Elif ise, “Anne, ben buradayım. Ama bazen kendimi bile tanıyamıyorum,” diyordu. Geçmişin acısı, bugünün mutluluğuna gölge düşürüyordu. Komşular hâlâ fısıldaşıyordu. Bazıları, “Ayşe’nin başına gelenler mucize,” diyordu. Bazıları ise, “Bu kız başka biri,” diye şüpheyle bakıyordu.
Bir gün Elif, “Anne, ben gerçekten senin kızın mıyım? Neden bazen kendimi yabancı hissediyorum?” diye sordu. Ona sarıldım, “Sen benim canımsın, Elif’im. Geçmişi unutmak zor, ama birlikte yeniden başlayabiliriz,” dedim. Ama içimde hâlâ bir korku vardı: Ya Elif bir gün tekrar kaybolursa? Ya bu mutluluk da elimden kayıp giderse?
Şimdi size soruyorum: Bir anne, kaybettiği çocuğuna yeniden kavuşursa, gerçekten eskisi gibi mutlu olabilir mi? Yoksa kaybın gölgesi, hep aramızda mı kalır?