Gölgelerde Parlayan Yıldız: Taksim’de Bir Lokantanın Kaderini Değiştiren Kadın
“Şu kebapların dumanı yine mutfağı boğdu; buharın arasında ben de yavaş yavaş kayboluyorum,” diye iç geçirdim, masaların arasında servis tepsimi taşırken. Saat akşam sekizi biraz geçmişti, Taksim’in tam göbeğindeki Dar Sokak Lokantası yirmi yıldır olduğu gibi yine dopdoluydu. Müşterilerin uğultusu, çatalların porselenle dansı, tabakların tezgâhta takırtısı… Hepsi içimde bir tür boğuntu yaratıyordu. O gün, içime geçmiş çocukluğumun seslerini işitiyordum.
İbrahim dayı bulaşıkhaneden bağırdı, “Efe, o siparişleri masaya götürmeyi unuttun, çocuk!” diye. Onu duyar duymaz irkildim, başımı toparladım, üçüncü masaya kebap-tulum peynir karışımını götürdüm. Fakat o an gözüm hemen girişte, loş ışığın altında duran kadına takıldı. Koyu gri, sade bir elbise, saçları sıkı bir topuzda… O kadar sıradan, o kadar sessizdi ki, kalabalığın arasında bir gölge gibiydi. Kimse ona bakmıyor gibiydi; ama nedense gözüm hep onda kaldı.
Kadın usulca elini kaldırdı, beni çağırdı. Yanına yaklaştıkça garip bir huzur ve korku arasında gidip geldim. “Buyurun, hoş geldiniz,” dedim, yüzümde o otomatik tebessümle. Cevap vermedi; ince parmaklarıyla menüyü işaret etti. “Burada en özgün yemeğiniz nedir?” diye sordu, neredeyse fısıltı halinde. Bu soruya kimse alışkın değildi. Buradaki insanlar genellikle çorba mı, pilav mı sorardı. Afalladım.
“Hüü… Şey, Adana kebabımız güzeldir, Ali Nazik de iyidir… Bir de benim yaptığım içli köfte var,” dedim. Yüzümdeki gurur hem zavallıydı, hem inatçı. O ise çok kısa bir an, gözümün içine baktı. Gözleri, o gece büyütülmüş kara üzümler gibiydi. “Peki, içli köfteyi ve çorbanızı alayım,” dedi. Siparişi mutfağa ilettim. İbrahim Dayı hemen sataştı:
“Her garip tipe bulaşacaksın illa ha! Bak, burası öyle yer değil, Efe. Yalnız insanlar sessizdir. Sessizlik bela getirir.”
Kulağımı tıkadım. Kadının yanında siparişini beklerken oturuşunda bir asalet gördüm, sanki eski bir İstanbul konağının hanımefendisi gibiydi. Ama bir bakışıyla nefes kesebilecek kadar yalnız, çabuk kaybolacak kadar silikti. Annemle babamın, ben daha dokuz yaşındayken minibüs kazasında öldüğü o soğuk kış gününü hatırladım. Herkes bana “güçlü ol,” derdi. Ama ben kaybolmuş bir gölgeydim sadece.
Kadının gözü, mutfağın girişindeki eski fotoğrafa ilişti. Orada rahmetli babam, genç bir delikanlı haliyle, başka lokantalarda çalışırken çekilmişti. Bir zamanlar baba mesleğinden de utanırdım; hala da çoğu zaman, üzerine sinen o soğan kokusunun arkasına sığınırdım. Şimdi öyle bir an yaşanıyordu ki, hayatımın bütün ağırlığı bir tepsiye yüklenmiş gibi hissediyordum.
Kadın yemeğini ağır ağır, garip bir dikkatle yedi. Son lokma çorbasından hemen sonra beni tekrar yanına çağırdı. “Bunu kim yaptı?” diye sordu, içli köfte tabağını işaret ederek. “Ben,” dedim, sesim çatallaştı. Gülümsedi. Sanki ilk kez içimizdeki yorgunluğu gören bir insanla konuşuyordum. “Senin ellerinde bir hikaye var, bunu saklama. Buradaki gibi yerlerde, ışık genelde hiç fark edilmiyor. Ama sen ısrarla o ışığı arıyorsun,” dedi.
O an sanki yaşadığım tüm başarısızlıklar, “hayata tutunamayan” olmakla suçlanışlarım, bir anda karşılığını buldu. Ama bu anlık his, yerini hızla bir paranoyaya bıraktı: Kimdi bu kadın? Ne biliyordu benim hakkımda? Halk arasında, çoğu masada konuşulan laflara kulak misafiri oldum: “O kadın kim? Zengin biri mi? Gazeteci mi?”
Benim asıl sorgum ise daha derindi. Çoğu akşam eve döndüğümde, yorgunlukla mutfağa çöker, annemin mezarına mektup yazar gibi dualar ederek ağlardım. “Anne, burada bir hayat var ama herkes başka bir şehirde yaşıyor gibi…”
Gecenin ilerleyen saatlerinde, kadın hâlâ gitmemişti. Herkes gitmişti, lokantada sadece ben, İbrahim Dayı ve bir de o kaldık. Kadın aniden cebinden bir kart çıkardı, önce bana baktı, sonra yavaşça masaya koydu. “Yarın sabahtan, şu adrese gelmeni istiyorum. Yaptığın yemeğin tarifini yaz, hikayesini anlat. Çünkü doğru insanlara anlatırsan, sadece karnımız değil, kalbimiz de doyar,” dedi. Ceketten çıkarılan kartta ‘Nermin Aslan – Yemeğin Sihri’ yazıyordu. İçimden ‘Bu kadın… Bu isim… Efsane şef Nermin Aslan mı?’ diye geçirdim. O an, memlekette televizyonlarda program yapan o efsane kadın olduğu aklıma düştü.
Eve döndüm, elimde kart, bütün gece uyuyamadım. Geçmişin yorgunluğunu, babasızlığı, İbrahim Dayı’nın “kaderini kabullen” laflarını hatırladım. Ama bir yandan da ilk kez içimde bir ışık beliriyordu. Sabah ezanıyla tekrar mutfağa girdim, annemin bana öğrettiği gibi, içli köfteyi tek tek yuvarladım. Her yuvarlakta çocukluğumu, korkumu, Şişli’nin soğuk apartmanlarından yükselen yalnızlığımı toprağa gömer gibi hissettim.
Ertesi gün, Nermin Hanım’ın mutfağına vardım. Korkudan ellerim titriyordu, yemeği hazırlarken o bana hep aynı şekilde söyledi: “Efe, mutfakta gerçek olmak zorundasın. Haddini de bileceksin, hayalini de…” Konuk edilen o canlı yayında, binlerce kişi önünde hayatımın en eski, en acı tarifini anlatırken sesim titredi: “Benim babam bir lokantada garsondu. Annem yağlı elleriyle bize hikayeler anlatırdı. Ben de onların hayalini koca bir şehirde, bu mutfakta yaşamaya çalıştım…”
Yemekten sonra stüdyoda alkış koptu, Nermin Hanım bana sarıldı. “İşte orada bir yıldız var,” diye fısıldadı. O an gözyaşlarım aktı. Belki ilk kez sevilmeye, görülmeye layık olduğuma inandım. Lokantaya döndüğümde İbrahim Dayı bana bakıp hınzırca güldü: “Bak, uşağım, bizim içli köftemiz televizyonda! Hadi şimdi bulaşıklara yardım et!”
Hayatım değişmişti; ama eski kayıplarım, özlemlerim, bu şehrin tüm gölgeleri yine benimleydi. Şimdi bana soruyorlar: “O gece hayatının dönüm noktası neydi?” Ben ise hâlâ o kadının masasında duyduğum kelimeleri düşünüyorum. Bir gölge içinde bile parlamayı seçen insanlar var mı gerçekten? Yoksa hepimiz bir lokantanın arka mutfağında kendi hikayemize mi sıkışmışız? Siz ne dersiniz, hiç içinizdeki ışığın görünmesini hayal ettiniz mi?