Gerçeklerle Aşkın Savaşı: Kalbimin Eşiğinde
“Ne zamandan beri sen aramızda bu kadar yabancı kaldın, Elif?” diye sordu Ali; gözlerinde biriken o eski dolgun bakışla, ama sesinde kırılmış kalplerin yankısı vardı. Masanın bir yanında onun solmuş anıları, diğer yanında benim tedirginliğim vardı. Kalp kırıklığımı gizlemeye çalışırken, nişan yüzüğüm parmağımda ağırlaştı.
Her şey, Ali’nin eski eşine çocuklarını teslim etmek için gittiğimiz o akşam başladı. O an, hayatta ‘önemsiz’ dediğim hiçbir geçmişin aslında tamamen bitmediğini, silinmediğini fark ettim. Ali, eski eşi Sevil ile çocukları Eda ve Arda arasında öyle doğal, öyle sıcak bir dille konuşuyordu ki, kendimi camın arkasında seyirci gibi hissettim. İçimden “Sen buraya, kalbine benzeyen köklü bir aileye yabancısın,” dedim. Çünkü hep anlatılır ya; aşk, geçmişin tortusunu görmezmiş… Ama o gece, ben Ali’nin ailesinin gölgesinde kendi yokluğumu hissettim.
Küçük Eda saçını ısırırken, Arda “Ali Baba, bu hafta sonu lunaparka gidecek miyiz?” diye sorduğunda, Sevil ise gülerek “Çocuklar, babanla fazla başını ağrıtmayın,” dedi. Her şey ‘normal’di, ama ben her gülümsemeye bir adım daha geriliyordum. Ali bana bakıp “Elif, çocuklarla tanışmanı istiyorum,” derken sesindeki titrek güveni yakaladım. Oysa ‘tanışmak’ için hazır olmamalı mıydı insan, içindeki binbir soruyla değil mi? Aramızdaki masa, o an kilometrelerce uzadı sanki.
O gece eve dönerken sessizliğimiz arabanın sinesinde yankılandı. Ali bir an “Sana güveniyorum, bunu başarabiliriz,” derken ben camdan dışarı bakıp, “Başka birinin hayat hikayesine eklenen bir dipnot muyum?” diye sordum içimden. Anlamamıştı, hissedememişti… Yüzüme döndü: “Sen benim geleceğim, Elif.”
Ama geçmişin gölgesi kolay kolay gitmiyor insanın yakasından. Babam, Ali’yi öğrendiğinden beri “Kızım, dul bir adamla mutlu olabilir misin? Çocuklarının annenisi Sevil’le bu kadar sıcakken, sen nerede olacaksın onların hayatında?” der durur. Annem ise daha zarif, sessiz bir baskı kuruyor: “Elif’ciğim, gözlerin eskisi gibi parlamıyor. Bir düşün, Allah aşkına.” Düşünüyorum anne, düşünmekten geceleri uyku girmiyor gözüme.
Ali’nin evinde, hafta sonları çocuklar geldiğinde ben evden uzaklaşmaya başladım. Kendi evime annemleri ziyaret etmeye giderken bir kaçış mı bu, bilmiyorum. Kız kardeşim Zeynep, “Ablacığım, gerçekten mutlu musun?” diye soruyor. Sustum, cevap vermek istemedim. Beni tanır, gözlerimdeki kararsızlığı görür çünkü. Ama kimseye açıklayamadım; Ali’nin geçmişine yüklediğim anlamı, kendini ‘gereksiz’ hissetmenin kaçınılmaz acısını…
Bir pazartesi akşamı, Ali işten gelince, yüzünde çocukların özlemi vardı. Yanağımdan öptü ve “Kendine bir şeyler aldın mı?” diye sordu. Sanki ortak yaşamın üzerine titrermiş gibi… Ama hep bir adım ötede. O an, oturduğumuz eski koltukta çocukların keçeli kalemle yaptığı izleri fark ettim. Silerken, içimde “Ben neyi silmeye çalışıyorum?” diye düşündüm. Ali’nin çocuklarına, eski eşine, geçmiş yaşanmışlıklarına ‘silinmek’ istediğim bir bana mı? Yoksa, her kadın gibi sadece sevilmek, *asıl* olmak için mi çırpınıyordum?
Zaman geçtikçe Ali’nin eski eşi Sevil ile karşılaşmalarımız arttı. Bir gün, çocukları almak için gittiğimde Sevil kapıda uzun uzun bana baktı, “Elif hanım, bu hayat kolay değil, ama Ali iyi insandır. Yalnız kalmaz, onu sevin,” dedi. Bakışlarında bir yorgunluk, bir alışmışlık vardı. Kocasını ‘başka bir kadına devretmiş’ bir kadının dinginliği belki de. Döndüğümde, arabada gözüm doldu. “Neden kimse birbirine tam olarak ait değil bu hayatta?” diye sordum kendime.
Bir gün Ali’yle açık yüreklilikle konuştum. “Ali, sanırım ben bu aileye yabancıyım. Çocukların gözünde bile.”
Ali sustu, uzun süre. Sonra, ayağa kalkıp pencereye yöneldi: “Elif, ben sensiz yapamam. Evet, çocuklarım hayatımda olacak, Sevil de her zaman bir yerde duracak. Ama ben seni seçtim.”
Oyun mu bu, Ali’ye sığındığım bir ilüzyon mu? İçimde bir çocuğun ‘babanla annesine dön’ isteği gibi kuvvetli bir isyan vardı. Sonra bir gün, ailem toplanıp nişanımızın üstüne gölge düşüren bir konuşma yaptı. Babam, “Kızım, hayat bir kere yaşanır. Başkasının yarım bıraktığı bir hayatı tamamlama arzun, seni mutluluğa götürmeyecek. Bunu düşün,” dedi. Annem ise ağlıyor, “Elif, kendi yuvanı kurmak bir mucize. Hazır mısın başkasının hikayesine ortak olmaya?”
Evime, yani Ali’nin evine döndüğümde, dolabın üstünde çocukların oyuncaklarını, eski aile albümünü buldum. Orada, albümde, Ali ve Sevil’in ilk evlilik günlerinden mutlu bir kare vardı. Bakınca anladım ki, bazı hikâyeler hiç silinmiyor. Her sayfada, kendi hayal kırıklıklarımı gördüm. Belki onlardan biri ben olmayacaktım…
Bir gece karar verdim. Ali uyurken, nişan yüzüğümü okşadım ve içimdeki kırılmış kıza sarıldım. Sabah, her zamanki gibi çay demledim ve Ali’ye söylemeden sokağa, anneme gittim. Annemin gözleri yaşlıydı: “Ne oldu, yavrum?”
Hayatım boyunca kimseden ‘izin’ almamıştım. O gün, kendimden bile izin istemedim. Bir hafta evden çıkmadım. Kafamda bin bir soru, cebimde biriktirdiğim eski fotoğraflar. Ali aradı, “Nereye gittin?” dedi nefes nefese. “Kendimi bulmaya, Ali. Sadece kendimi…”
Zamanla, kendi hayatımın yeniden sıfırdan başladığını hissettim. Özgür hissetmek güzeldi, ama yoksunluk da acıydı. Onun mesajları, aramaları, yalvarışları yüreğimi her gün delerken, kararımı sorguladım. Bir gün Zeynep yanıma geldi, “Ablacığım, gerçekten sevgisiz mi kalmak istiyorsun?”
Oysa mesele yalnız kalmak değildi. Kendi sesimi duymak istiyordum. Ali’nin çocuklarının annesi değildim, onun geçmişinin gölgesinde saklanan bir hayale dönüşmek istemiyordum. Kendi mutluluğumu kurmalıydım, bir başkasının hikâyesinde yan rol olmak değil.
Aradan haftalar geçti. Ali son kez aradı, sesinde büyük bir sükunet vardı: “Elif, sevgi yalnızca paylaşınca büyür sanardım. Ama bazen iki kişinin yarısı, bir kişinin bütünü olmaz. Hakkını helal et.”
Gözyaşlarımı tutamadan, pencereden baharın ışığına baktım. Hayat, bana bir başka şans verebilir miydi? Aklımda son yankılanan soru:
“Gerçekten mutlu olmak için nelerden vazgeçmeye değer?”
Böyle bir fedakarlık, sizce de gerçekten ‘aşk’ mıdır?