On Yıl Önce Annemin Bana Verdiği Ev Artık Bir Hapishane mi?

“Emre, kahveni nasıl alırsın?”
Bu cümleyi söylediğimde mutfağın köşesinde duran annemin yüzü bir anda değişti. O an ki bakışını asla unutamam: Gözlerinde birdenbire bir bulut oluştu, dudakları titredi, sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. Oğlu Ayşegül’ün yanında, torununun önünde bu kadar duygulu ve kırılgan olmasına alışık değilim. “Niye soruyorsun Emre, hâlâ anlamadın mı? Ben buraya geri döndüm. Evim burası, ocağım burası… Bunu her defasında söylemekten yoruldum artık.” Kırık bir sesle bunu söylediğinde, içimde uğuldayan vicdan azabını tarif edemem. Çünkü bu ev, tam on yıl önce bana devrettiği ama bir türlü sınırlarından çıkamadığım, adeta annemin gölgesiyle yaşadığım bir evdi.

Küçükken ben ve abim Cem bu evin eski halısında misket oynardık. Annem çay demler, babam akşam haberlerini izlerdi. O zaman bize güvenli bir liman gibi gelen bu evin, yıllar sonra üzerime nasıl çökeceğini asla hayal edemezdim. Babam vefat edince annem yalnız kalmasın, “Biz bir arada olalım” diyerek onunla aynı apartmanda başka bir daireye taşındık. Fakat işte hayat, planladığım gibi gitmedi. Annem yaşlandıkça, kendi odasından çıkıp bizimle yaşamaya başladı. Gece uykumdan “Emre, oğlum su verir misin?” diye uyandırıldığımdan beri, sınırlar yavaş yavaş eridi.

Ayşegül en başta beni anladı; çünkü onun ailesi Edirne’de, aile-evi özlemini o da bazen hissediyordu. Ama dokuz yaşına giren Kerem’le birlikte işler iyice karıştı. Çünkü annem, Kerem’e sürekli “Elini yıka, ödevlerini yaptın mı, bu bilgisayar oyunlarını kim icat etti acaba, eskiden sokakta oynardık…” Ben, bir babayım ama annemin gölgesiyle babalık yapmak zormuş. Evin içi annemle dolup taşmaya, Ayşegül ile aramızda görünmez bir duvar örmeye başladığı zaman bunun farkına vardım.

Dün sabah kahvaltıda annem, elindeki çay bardağını masaya bırakıp yarı sinirli, yarı üzgün bir şekilde seslendi: “Ben hayatım boyunca çocuklarıma kol kanat gerdim, şimdi mi fazlalık oldum? Burası benim evim; on yıl önce de senin için verdim, şimdi de senin için buradayım!” Cevap veremedim. Haklı mıydı? Evet, bu duvarları inşa eden oydu, ama şimdi kendi yarattığı duvarda hapis kalan da oydu, ben de…

Ayşegül, odada sanki patlamaya hazır bir bomba varmış gibi sakince çocuğu bahçeye çıkardı. Ben annemin karşısında konuştum: “Anne, ne olur böyle hissetme, sen her zaman bizim bir parçamızsın. Ama bazen dinlenmek, sakin kalmak, ailemin birliğini yaşamak istiyorum.” Göz göze geldik. Annem sessizce başını öne eğdi. Sonra her zaman yaptığı gibi suyunu içip, sandalyeden kalktı. Salona geçti, eski radyosunu açtı, yavaşça bir Türk Sanat Müziği şarkısı mırıldandı. Ama gözyaşının sesini müzik bastıramadı.

O gün akşam Kerem ödev yaparken, Ayşegül sessizce bana yaklaştı: “Emre, belki de annenin biraz yalnız kalmasına izin vermeliyiz. Gitmek isterse, saygı göstermeliyiz.” Ama o kadar kolay değildi bu. Annem, memleketten geldiğinden beri ağrılarından, ellerinin titrediğinden, gece korkularından, yalnızlıktan bahsediyordu. “Burası senin evin anne ama benim de ailem burada. Sen benim çocukluğumsun, annemsin ama… Şimdi Kerem’in de annesiyle babasının huzurlu olması gerek.” Bu cümleler boğazımda düğüm oldu. Söyledim ama içinden çıkamadığım karanlık daha da büyüdü.

Gece geç saat, annemin odasından boğuk bir öksürük sesi geldi. Kalktım, kapısını çaldım. “Anne iyi misin?” Bekledi, cevap vermedi. Kapıyı araladım, loş ışıkta ellerini dizlerinde birleştirmiş, ağlıyordu. “Ben senin yükün oldum oğlum. Ne komşum kaldı, ne dostum. Sizi de tüketiyorum.” Sarıldım, ne diyeceğimi bilemedim. “Anne, yük değilsin. Ama sen de değiştin, bak hep yanımızdasın, bazen biraz uzaktan destek olsan? Ya da evimizde sana bir köşe… Kendi arkadaşlarını ara, komşulara git, vakit geçir, olur mu?”

Annem sessizce başını salladı. Ama biliyorum, kırılmıştı. Küçüklüğümde bana ip atlamayı ön kapının önünde o öğretmişti. Şimdi ben ona öğrendiğim sınırları öğretmeye çalışırken, ikimiz de kararsız ve üzgünüz.

Ertesi sabah süt almak için markete giderken, kapıdan çıkarken annem: “Evde kahvaltı yapmadan gitme, bak hastalanırsın,” dedi. Yirmi yıl önceki gibi aynı cümle. Arkama döndüm, gülümsedim. Fakat içimde tarifsiz bir acı ve pişmanlık var. Belki de Türk aileleri hep böyledir. Evlat, kendi grubunu, ailesini kurar, annesiyle arasındaki bağlar bazen çözülmez bir ip gibi sarar hayatını. Bir yanda minnet, bir yanda özgürlük arzusu.

O akşam Ayşegül telefonunu cebine koyup yanımda durdu. “Bir pansiyon varmış, orada birkaç hafta kalsın mı annen? Belki kendine gelir.” Bu cümleyi duyan annem hemen içeriye girdi, yüzünden anladım kırıldığını. “Ben ne yaptım da sizden bıktınız Emre?” dedi. Sabah gözlerimle aynada kendime baktım, yirmi yıl önceki masum çocuk yoktu artık karşımda. Hem oğul, hem baba, hem koca; ama hepsinde eksik gibi…

Bir gece Kerem üzgün şekilde yanıma geldi: “Babaanne neden hep üzgün baba?” dedi. Küçük bir çocuk, saf bir bakış. O an karar verdim; annemi karşıma aldım, sofranın başına oturdum. “Anne, birlikte hayatı yeniden öğrenelim istiyorum. Sen de, ben de. Sınırlarımızı koruyalım, birbirimize saygı gösterelim. Hepimiz bu evde mutlu olamazsak, hiç kimse mutlu olamaz… Kendine bir hayat kurman da beni mutlu eder. Seni sevmek seni doyurmaya çalışmak değil ki…”

Uzun uzun sessizlik oldu. Bir süre sonra annem, “Bu kadar sene ben mi yanlış yaptım acaba? Hep yanınızda durdum, kendi gidecek yerim yok gibi hissettim. Ben de annemin yanında büyüdüm ama onunla hiç dost olamadık.” dedi. Sonra gözleri dolu dolu bana döndü: “Ama bir gün gidecek yerim olsun isterim Emre. Ben de biraz kendimi bulmak isterim. Hazır olduğumda seni ararım. Ama bil ki seni hep sevdim. Sadece sevmenin sınırı yok sandım…”

Ve o günün ardından annem bir karar aldı: Haftada iki gün komşularla buluşacak, bir gün akrabalara gidecekti. Bazı akşamlar evde olmayacak, kendi hayatını kuracaktı. İlk başta zordu, ama zamanla gördüm ki değişen sadece annem değil, bendim aslında.

Şimdi bazen gece tüm ev sessizken oturup düşünüyorum. Annemi üzmek istemem, ama kendi hayatımı yaşamak da istiyorum. Türk ailelerinin sofrasında hep aynı soru duruyor: ”Sevgi ne zaman boğucu olur? Annemi anlamak mı zor, kendimi korumak mı?” Sizce doğru olan nedir? Bu dengeyi nasıl kurmalıyız?