Kızımın Gözlerindeki Yabancılık
“Benim için anne diyecek kadar kolay olmamalı,” dedi Selin. Soğuktu sesi, sanki yabancı birine hitap ediyordu. Bir an nefesim boğazımda düğümlendi, elimdeki çay bardağı titredi. Ankara’nın soğuk bir kış sabahıydı, dışarıda kar karışık bir yağmur atıştırıyor, sanki evin içinde de aynı soğukluk dolanıyordu.
Kızım… 32 yaşında, koca bir kadın olmuştu artık. Ama ben her baktığımda o kiraz dudaklı, uykudan kalktığında saçları karışık ‘anne’ diyen halini hatırlıyordum. Şimdi ise gözlerinde bana dair bir öfke, bir sitem var. Oysa her şey onun içindi, sadece onun daha iyi bir hayatı olsun istemiştim. İyi bir anne olmaya çalıştım… Ama insan bazen yanlışlıkla en çok sevdiği kişiyi en derinden kırar ya, bizim hikâyemiz de öyleydi.
Hayatım son yirmi yıldır, Selin’in gözlerinde hiç sönmeyen bir yangınla yaşamakla geçti.
Kızım üç yaşındayken, babasından, Kerem’den, ayrılmıştım. O adam, evin kapısından her girişinde ter ve alkol kokusu arasında ayırt edilemez bir yük taşırdı üstünde. Paramız neredeyse hiçbir şey için yetmezdi; hele ki boşandıktan sonra… Hele ki Kerem çalışmaya bile zahmet etmeyince; sadece içip, kendine acıyıp, bir gün her şeyin düzeleceğini söyleyen boş sözler savurunca, yaşam yükü tamamen omuzlarıma bindi. Asgari ücretli bir işte sabahtan akşama kadar çalışıyor, Selin’i erkenden kreşe bırakıp geç saate kadar annemde kalmasına razı oluyordum. Kirasını ödeyemediğim evde, duvarlar boynuma ilmek oluyordu her gece.
Borçlar arttı. Elektrik kesildi mi, üst kata gidip mum aldım. Komşularla konuştum, kimi acıdı, kimi söylenip kapıyı yüzüme kapattı. Ama ben yılmadım; Selin aç kalmasın diye ekmek arası domates peynir yapmaya, sofra kurmamaya bile alıştık. Sonra o fırsat çıktı: Almanya’da temizlik işleri için kadın işçi arayan bir tanıdık, aracı oldu. Ankara’dan çıkıp bir gurbet diyarına sürüklendim, sırf kızımın hayatı başka türlü olsun, üniversite okusun, borçsuz yaşasın diye…
O gün gitmeden önce Selin’in ellerini tuttum. “Sana çok güzel bir hayat hazırlayacağım,” dedim. Ağladı. “Anne, bana hayat hazırlama, beni bırakma!”
Ne diyebilirdim ki? O an içimdeki sevgiden büyük, suçluluk duygusundan derin bir çaresizlik vardı. Kendi anneme emanet edip, bavulumu alıp çıktım. Uçağın penceresinden Ankara’nın ışıklarına son kez bakarken, içim boşalmış, oracıkta ölmek istemiştim.
Yabancı bir ülkede, dilini bile bilmediğim insanlarla, temizlik bezleri ve deterjanlar arasında kaybolurken, geceleri iş bittikten sonra Selin’i arardım. Başlarda “Anne bugün okulumda neler oldu biliyor musun?” diye heyecanla anlatırdı. Sonra cümleleri azaldı. “Okul normaldi, ne yapıyorsun?” Sonra daha kısa cevaplar, sonra da bambaşka ses tonu. Giderek sesinde bir hayal kırıklığı duyuyordum. Kısacık sohbetlere sıkışan özlem ve kırgınlık…
İçimde bir burukluk büyüdü. Geceleri yatakta gözlerimi kapatınca, kızımın bana sırtını döndüğü günün hayalini kuruyordum. Almanya’da temizlikten kalan paraları biriktirdim. Selin’e en güzel oyuncakları, kitapları, telefonları yollamaya başladım. Annesinin yokluğunu hissetmesin, ‘herkesin annesi yanında, benimki yok’ demesin istedim. Amma velakin, paranın ısıttığı kalp kısa sürede yine buz tutuyor.
Yıllar geçti, Selin liseye başladı. Aradaki yıllar boyunca annemin sesinden öğrendiğim; “Selin yine kimseyle konuşmadı bugün”, “Hep odasında oturuyor”, “Sana küs galiba, mektubunu okumamış bile”…
Bir gün dönüş kararı aldım. Selin’in üniversiteye başlayacağı sene, para biriktirmiş, evin borçlarını kapatmış, yeni bir eve çıkacak kadar huzur bulduğuma inanmıştım. Dönünce Selin’in bakışlarında yalnızca yabancılık ve kırgınlık gördüm. Küçücük bir kızken her derdini bana anlatan o çocuk gitmiş, yerine bana duvar ören bir kadın gelmişti.
Üniversiteyi kazandı, Ankara Üniversitesi’nde psikoloji okudu. Sevindim ama beraber oturmayı istemedi. “Kendi evime çıkacağım anne, arkadaşlarımla yaşamak istiyorum.” O an içimden bir damla sevgi toprağa damladı sanki. Her geçen gün azalan mesajlar, kutlamalarda atılan soğuk cümleler…
Geçen sene annem hastalanıp vefat etti. O gece, Selin’le ilk defa açıkça konuşmaya cesaret ettim. Birlikte cenazeden çıktık, eve yürüdük. Dayanamadım sordum: “Selin, neden bana bu kadar mesafelisin… Sana ne yaptıysam, senin için yaptım. Yalnız kalmanı istemedim.”
Bana dönüp baktı. Gözleri doldu, ama sesi taş gibiydi:
—Benim için gitmedin anne, kendi korkularından kaçtın! Beni hiç bırakmayacaktın! Herkesin annesi vardı yanında. Ben seni istedim, kaldın gitmedin. Ama sen kendine iş buldun, bana masallar anlattın! Şimdi gelip de anne olmaya çalışıyorsun ya, ben çocukken neredeydin?
O an dünya üstüme yıkıldı. Kendimi anlatmak istedim; “Ben de annesiz kaldım. Senin her gün ağladığını bilmekle yaşamak zorundaydım…” dedim. Ama kelimeler kifayetsizdi.
Sonra… Sonrası sessizlik. Her gün eve yalnız gelip gidiyorum. Günlerce Selin’den ses yok. Sosyal medya fotoğraflarında farklı bir kadın görüyorum onu; neşeli, özgür, arkadaşlarıyla mutlu. Yüreğimde gurbetin acısı bitti, ama evimde daha da şiddetlendi.
Ona mektup yazdım, “Bil ki ben seni hiç bırakmak istemedim. Bazen annelik, ayrılığı da seçmektir. Beni kızgın hatırlama; iyi hatırlayabileceğin bir şey bul lütfen,” diye. Belki bir gün affeder diye bekliyorum. Ama soruyorum kendime: Anne sevgisiyle hayal kırıklığı arasında kalan çocuklar, büyüyünce affedebiliyor mu annesini? Peki ya aramızdaki bu hassas yaraya zaman iyi gelebilir mi?
Hayatın yükünü sırtlanırken hatalarımızın bedelini çocuklarımızla mı öderiz hep?