Babaannemin Son Dersi: Bir Ailenin Sessiz Çöküşü
“Yeter artık, Zeynep! Benim evimde bana bağırmaya hakkın yok!” diye bağırdı ağabeyim Murat, mutfağın kapısında öfkeyle. Babaannem ise titreyen elleriyle çay bardağını tutmaya çalışıyordu. Gözleri dolmuştu, ama ağlamamak için kendini zor tutuyordu. O an, çocukluğumdan beri ilk defa babaannemi bu kadar çaresiz gördüm.
Babaannem, Hatice Hanım, bizim ailemizin temel taşıydı. Annemle babam boşandığında, üç kardeşi de yanına alıp büyütmüştü. Babamın borçlarını ödemiş, annemin ameliyat parasını bulmuş, benim üniversite harçlarımı ödemişti. Herkesin derdine koşan, kimseye yük olmayan bir kadındı. Ama şimdi, seksen beş yaşında, Murat’ın evinde bir köşeye sıkışmıştı.
Her şey birkaç yıl önce başladı. Babaannemin emekli maaşı ve yıllarca biriktirdiği altınları vardı. Biz torunlar olarak onun sayesinde okuduk, evlendik, hatta yaz tatillerinde Antalya’ya bile gittik. Ama zamanla o altınlar eridi, maaşı yetmemeye başladı. Biz ise kendi hayat telaşımıza kapılıp onun yalnızlığını fark etmedik.
Bir gün Murat aradı: “Zeynep, babaannem artık yalnız kalamıyor. Yanıma aldım ama çok zorlanıyorum. Sen de biraz ilgilen.”
İlk başta sırayla ilgilenecektik sözde. Ama iş güç derken hep Murat’ın üstüne kaldı. Eşi Sevgi abla ise başta anlayışlıydı, ama zamanla şikayetleri arttı:
“Hatice Hanım’ın ilaçlarını ben mi takip edeceğim? Her gün evi temizliyorum, bir de ona bakmak zorundayım!”
Bir akşam Murat’la telefonda tartıştık:
“Madem bu kadar zoruna gidiyor, neden yanına aldın?” dedim.
“Başka çarem mi vardı? Senin de işin gücün var diye hep bana kaldı!”
O gece uyuyamadım. Babaannem için ne yapabilirdim? Onun bana kattıklarını düşündüm: İlk bisikletimi alışı, ilk maaşımla ona hediye aldığım tülbent, bana dua edişi… Şimdi ise o, bir yük gibi görülüyordu.
Bir sabah işten izin alıp Muratlara gittim. Kapıyı Sevgi abla açtı, yüzünde yorgun bir ifade vardı.
“Zeynep, iyi ki geldin. Ben markete gideceğim,” dedi ve hızla çıktı.
Babaannem salonda pencere kenarında oturuyordu. Yanına oturdum.
“Nasılsın babaanne?”
Gözleri uzaklara dalmıştı. “İyiyim kızım… Siz iyisiniz ya, bana bir şey olmaz.”
Elini tuttum. “Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Bir süre sustu. Sonra fısıldadı: “Benim ihtiyacım yok kızım… Sizin vicdanınız rahat mı?”
O an içime bir ok saplandı. Babaannem bana ders veriyordu; sessizce ama en ağırından.
O günden sonra daha sık uğramaya başladım. Ama Murat’la Sevgi ablanın arasında gerilim artıyordu. Bir akşam tartışmalarını duydum:
“Ben artık dayanamıyorum Murat! Ya annen huzurevine gider ya da ben bu evde kalmam!”
Murat sessizdi. Sonra babaannemin odasına girdi. Ben de peşlerinden gittim.
“Anne… Bak, Sevgi çok yoruldu. Belki huzurevi daha iyi olur senin için.”
Babaannem başını eğdi. “Ben size yük oldum oğlum… Hakkınızı helal edin.”
O an Murat’ın gözleri doldu ama hiçbir şey diyemedi.
Ertesi hafta babaannemi özel bir huzurevine yerleştirdik. O gün kapıdan çıkarken bana döndü:
“Zeynep… İnsan en çok sevdiklerine yük olmaktan korkar. Ama bazen en büyük yük vicdan olur.”
Aylar geçti. Babaannem huzurevinde sessizce yaşlandı. Biz ise arada sırada ziyaret ettik; ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Bir sabah telefonum çaldı: “Hatice Hanım’ı kaybettik,” dedi huzurevinden biri.
Cenazede herkes ağladı ama gözyaşlarımız geç kalmış bir pişmanlığın ifadesiydi. Babaannemin mezarı başında diz çöktüm:
“Bize hayatı öğrettin babaanne… Ama en çok da insanlığımızı unutmamamız gerektiğini.”
Şimdi bazen kendi kendime soruyorum: Biz gerçekten aile miydik? Yoksa sadece birbirimize alışmış yabancılar mıydık? Siz olsaydınız ne yapardınız? Babaannenize nasıl sahip çıkardınız?