“Bana Borcun Var” – Özür Duymamış Bir Kızın Hikayesi

“Bunu bana nasıl yapabildin anne?” diye yükselen sesimle annemin salonun kapısında irkilip bana baktığı o anı hâlâ çok canlı hatırlıyorum. Çocukken ona bu kadar açıkça karşı koymak hiç aklımdan geçmezdi ama yıllardır içimde biriktirdiğim, her hareketimde kendi varlığımı inkar ettiği, tek başıma hissettiğim onca zaman sonunda dışarı taştı.

O ise her zamanki gibi sesi titremeden cevap verdi: “Ne yaptım ki Zeynep? Her şeyi senin iyiliğin için yaptım.”

O akşam mutfak masasına oturduğumda, belki de ilk kez doğru düzgün nefes alamadığımı düşündüm. Annemin gözleri önümde kaşıkla tabağına yavaşça dokunurken, ben ondan ilk defa bir ‘özür dilerim’ sözcüğünü beklediğimi hissettim. Ama biliyordum, o cümleyi hiçbir zaman duymayacaktım.

Küçüklüğümden beri, annem Münire Hanım’ın yanında hep eksik hissederdim kendimi. Sanki ben bir görev, bir iş gibi oradaydım onun için. Elalemin kızları sevgiyi tatlı bir lokma gibi ağzında dolaştırırken, ben onun sevgisinin rasyonel, soğuk ve hesaplı haline mahkumdum. Babam, Ali Bey, işten yorgun gelir gelmez kendi odasına çekilirdi; yüzümde bir gülümseme aradığında ben, her daim annemin gözlerinde küs ve mesafeli bir ifadeye rastlardım. Annem için başarılarım, yaralarım, sevinçlerim anlatılacak bir hikaye değil, sadece geçilmesi gereken bir sınav, yapılması gereken görevlerdi.

Liseyi bitirene kadar bir kez olsun bana sarıldığına, güzel bir şey söylediğine şahit olmadım. Üniversiteye gittiğimdeyse, aramıza açılan mesafede bir eksiklik hissetmedim çünkü zaten o eksiklik yıllarca aramızda durmuştu. “Zeynep, çalış, oku, kimseye muhtaç olma,” demek dışında beni hiç aramadı, sormadı. Bütün bayramlarda sabit bir cümlem vardı babama: “Nasılsın? Annem nasıl? Hâlâ kızgın mı bana?”

Yıllar geçti, kendi başıma bir hayat kurdum İstanbul’da; işim vardı, tek odalı bir evim ve samimi birkaç dostum dışında kimsem yoktu. Bir de geçmişin gölgesi… Ne zaman annemle bir telefon konuşması yapsak, bize iki kişilik bir hayatı birlikte yaşama fırsatı hiç verilmediği duygusu boğazıma düğümleniyordu. Ara ara telefonu kapatınca hıçkırıklarım duvarlarda yankılanıyordu; kimseler duymadan ağlamak, benim kırgınlığımla baş etme yolum oldu.

Geçen sene babamı ani bir kalp kriziyle kaybettiğimizde, annemin yanında, soğuk apartman dairesinde bir koltukta otururken, onun çizgili perdesinden süzülen sabah ışığına bakarken, içimde çocukluğumdan kalan o eski kırık oyuncağı hissettim yine. O an anladım ki; bana ne kadar soğuk davransa da, ona iyi bakmak zorundayım, çünkü hayatta başka kimsen yoktu.

Ama işte mesele de buydu: Annem bana hiçbir zaman sarılmadı, hiçbir zaman “Kızım, seni üzmek istemezdim. Özür dilerim,” demedi. Şimdi ise yaşlandıkça, dizleri ağrıyınca, bir bardak su için bile benden yardım isterken, geçmişi yok sayıp geçmişi silmek istiyor. Geçen gün kahvaltı sofrasında bana dönüp şöyle dedi: “Evladım, iyi ki varsın, yoksa ben ne yapardım?” O anda dilimin ucuna kadar geldi: “Anne, hiç bana özür diledin mi? Hiç düşündün mü çocukluğumda neler hissettiğimi?” Ama demedim. Çünkü korktum. Yıllarca ne kadar güçlü olsam da, onun bir kere bile gözümün içine bakıp beni kızgın ya da sevgisiz görmesine tahammülüm kalmamıştı.

Bir sabah bardakta çay demlerken annem içeri gelip bana usulca sordu: “Zeynep, bu hafta doktora birlikte gidelim mi? Ben biraz korkuyorum tek başıma.”

İşte tam o anda kalbim sızladı. “Anne, tek korkan benmişim gibi hissettirdin bana yıllarca. Korkularımı anlatacak bir omzum bile olmadı,” dedim sessizce, duymayacağını bile bile. O ise yavaşça omzuma dokundu, yine alışık olmadığım bir temastı ama sevgiden mi zorunluluktan mı ayırt edemedim. Annem bana borçlu olduğunu hiç itiraf etmeden, ben o borcun yükünü taşımaya devam ediyordum.

Bir gün eski defterleri toparlarken annemin gençlik fotoğraflarına rastladım. Gözleri mutlu, yanında kuzenleriyle kahkahalar atıyor. O zaman anladım; belki annem de sevilmemişti, belki de ona da kimse “Seni seviyorum” dememişti. Yine de onun bana borcunu ödemesini bekliyorum. Çünkü annemin hikayesini anlasam da, kendi hikayemde boş kalan yeri onun için doldurmak istemiyorum.

Bir akşam, yemek masasında cuma akşamının alışılmış sessizliğiyle anneme döndüm: “Anne, hiç düşündün mü; bir gün ben de senin gibi sevgi veremeyen bir anne olur muyum? Ya da ben de çocuğuma, ‘Biliyor musun, bana borcun var’ der miyim?”

Annem gözlerimin içine ilk defa uzun uzun baktı. Yüzünde bir pişmanlık, bir özür aradım. Sadece sustu, o suskunlukla bütün ev doldu. İçimde ise aynı soru yankılandı: “İnsan, hiç duymadığı bir özrü affedebilir mi?”