Gitmeden Önce Söylemek İstediklerim
“Beni gerçekten hiç anlamadın, anne!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem, mutfak kapısının eşiğinde durmuş, elleriyle önlüğünün ucunu buruşturuyordu. Gözlerinde öfke ve hayal kırıklığı birbirine karışmıştı. “Senin iyiliğin için söylüyorum, Emir! Herkes gibi düzgün bir işin olsun istiyorum. Şu saçma müzik sevdandan ne zaman vazgeçeceksin?”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır biriktirdiğim öfke, umutsuzluk ve çaresizlik; hepsi bir anda patladı. Babamın ölümünden sonra annem bana hem ana hem baba olmuştu ama onun sevgisiyle baskısı arasında nefes alamaz hale gelmiştim. O gün, valizimi hazırladım. İçine birkaç kıyafet, gitarımın telleri ve eski bir defter koydum. Annemin gözyaşlarına bakmadan kapıyı çarptım ve çıktım.
Şimdi İstanbul’un Haydarpaşa Garı’nda, sırtımda Adidas yazılı eski bir spor çantasıyla peronda bekliyorum. Ellerim terliyor, kalbim deli gibi atıyor. Yanımdan geçen insanların yüzlerine bakıyorum; kimisi sevinçli, kimisi yorgun, kimisi de benim gibi kayıp. Bir bankta oturmuş yaşlı bir adam bana bakıyor. Göz göze geliyoruz. O an, içimdeki yalnızlığı daha da derinden hissediyorum.
Telefonum titriyor. Annem arıyor. Açmaya cesaret edemiyorum. Bir mesaj geliyor: “Oğlum, nereye gidiyorsun? Lütfen dön.” Gözlerim doluyor ama geri dönmek istemiyorum. Yıllardır kendi hayatımı yaşamak için mücadele ettim. Üniversite sınavında istediğim bölümü kazanamadım diye annem bana hep ‘başarısız’ dedi. Oysa ben müzikle nefes alıyordum. Gitarımla çaldığım her nota, bana özgürlük gibi geliyordu.
Birden yanımda bir ses duyuyorum: “Genç adam, nereye böyle?” Başımı kaldırıyorum. Bankta oturan yaşlı adam konuşuyor. “Bilmiyorum,” diyorum, “belki de kendimi bulmaya.” Adam gülümsüyor: “Kendini bulmak kolay iş değil oğlum. Ben de yıllar önce bu peronda aynı duygularla bekledim. Ama unutma, nereye gidersen git, kendini yanında götürürsün.”
Sözleri içime işliyor. Kafamda annemin sesi çınlıyor: “Senin için en iyisini isterim.” Ama ya benim istediğim? Benim hayallerim? Babam yaşasaydı belki her şey farklı olurdu. O bana hep destek olurdu, biliyorum.
Tren anonsu yapılıyor: “Ankara treni on dakika sonra kalkacaktır.” Ayağa kalkıyorum, çantamı omzuma atıyorum. Son bir kez telefonuma bakıyorum; annemin mesajı hâlâ ekranda duruyor. İçimde bir boşluk var. Belki de bu boşluk hiç dolmayacak.
Trene biniyorum. Cam kenarına oturuyorum. Yanıma genç bir kadın oturuyor; elinde kitap var. Göz göze geliyoruz, hafifçe gülümsüyor. “Nereye gidiyorsun?” diye soruyor.
“Bilmiyorum,” diyorum tekrar, “belki de yeni bir hayata.”
Kadın başını sallıyor: “Kaçmak çözüm değil bazen,” diyor sessizce.
Dışarıda İstanbul’un silueti gözümün önünden akıp gidiyor. Çocukluğumun geçtiği sokaklar, babamla yürüdüğüm parklar… Annemin mutfakta yaptığı börek kokusu burnuma geliyor sanki.
Birden gözlerimden yaşlar süzülüyor. Kimseye belli etmemeye çalışıyorum ama içimde fırtına kopuyor. Kendi hayatımı kurmak istiyorum ama annemi üzmekten de korkuyorum. Toplumun beklentileriyle kendi isteklerim arasında sıkışıp kaldım.
Tren hızlandıkça kalbim de hızlanıyor. Ankara’da bir arkadaşımın yanında kalacağım bir süre. Belki orada müzikle ilgili bir iş bulurum diye umut ediyorum ama korkularım da peşimi bırakmıyor.
Telefonum tekrar titriyor; bu kez ablam arıyor: “Emir, annem çok kötü oldu. Lütfen bir haber ver.”
Kendimi suçlu hissediyorum ama geri dönmeye de cesaretim yok. Herkes benden ‘iyi çocuk’ olmamı bekledi ama ben başka bir yol seçtim.
Tren bir istasyonda duruyor. Camdan dışarı bakıyorum; küçük bir çocuk babasının elini tutmuş, ona bir şeyler anlatıyor heyecanla. İçimde bir sızı hissediyorum; babamı kaybettiğim gün aklıma geliyor.
Yanımdaki kadın tekrar konuşuyor: “Bazen ailemiz bizi anlamasa da onlar bizim limanımızdır.”
Başımı sallıyorum ama cevap veremiyorum.
Ankara’ya vardığımda gece olmuş oluyor. Arkadaşım Barış beni karşılıyor. Sarılıyoruz; “Hoş geldin kardeşim,” diyor.
Barış’ın evinde ilk gece uyuyamıyorum. Annemi düşünüyorum; acaba şimdi ne yapıyor? Ağlıyor mu? Bana kızgın mı? Yoksa endişeli mi?
Sabah olduğunda Barış’la kahvaltı yapıyoruz. “Ne yapacaksın şimdi?” diye soruyor.
Omuz silkiyorum: “Bilmiyorum Barış… Belki de annemi aramalıyım.”
Telefonu elime alıp arıyorum annemi. Uzun uzun çalıyor ama açmıyor. Mesaj atıyorum: “Anne, iyiyim merak etme.”
Günler geçiyor, Ankara’da iş bulmak kolay olmuyor. Birkaç kafede gitar çalıyorum ama para yetmiyor. Barış’ın evinde kalmak da bana yük olmaya başlıyor.
Bir akşam eve dönerken annemden mesaj geliyor: “Oğlum, seni affediyorum ama lütfen dön.”
Gözlerim doluyor yine. Dönmeli miyim? Yoksa kendi yolumda yürümeye devam mı etmeliyim?
Barış’la balkonda otururken ona soruyorum: “Sence ne yapmalıyım?”
Barış sigarasından derin bir nefes çekiyor: “Kendin için ne istiyorsan onu yap Emir… Ama unutma, annen seni her zaman bekler.”
O gece sabaha kadar uyuyamıyorum. Annemin sesi kulaklarımda yankılanıyor: “Senin için en iyisini isterim.”
Ertesi sabah kararımı veriyorum; annemi arayıp konuşacağım yüz yüze… Belki de hayat kendi yolunu bulmakla aileyi kaybetmek arasında ince bir çizgi…
Peki siz olsanız ne yapardınız? Kendi hayalleriniz için ailenizi üzmeyi göze alabilir miydiniz? Yoksa onların istediği hayatı mı seçerdiniz?