Annem Beni Hasta Kardeşime Yardım Etmemekle Suçluyor — Vicdan Azabı Duymadan Evden Kaçtım
“Sen nasıl bir ablasın Elif? Kardeşin hasta, ben tek başıma ne yapayım? Senin hiç vicdanın yok mu?” Annemin sesi, mutfağın daracık duvarlarında yankılanırken ellerim titriyordu. O an, gözlerimin önünde çocukluğumun geçtiği o küçük kasabanın her köşesi, üzerime bir ağırlık gibi çöktü. Annem, her zamanki gibi gözyaşlarını silmeden bana bakıyordu. “Ben de insanım anne,” dedim kısık bir sesle, “Benim de bir hayatım var.” Ama o, sanki beni hiç duymamış gibi başını çevirdi, pencerenin önünde duran çiçeklere bakmaya başladı.
Kardeşim Mert, doğuştan kas hastasıydı. Yıllardır yatağa bağımlı yaşıyor, annem ona gözü gibi bakıyordu. Babam ise yıllar önce başka bir şehre çalışmaya gitmiş, arada sırada para gönderip aramıştı. Evdeki yük, annemin omuzlarında; ama o yükü bana da yüklemeye çalışıyordu. Ben ise 27 yaşıma gelmiş, üniversiteyi İstanbul’da okumuş ve orada grafik tasarımcı olarak iş bulmuştum. Hayatım boyunca ilk defa kendim için bir şeyler yapmaya başlamıştım. Ama her telefon konuşmasında annem bana aynı cümleleri kuruyordu: “Senin yerin burası Elif. Kardeşine sahip çıkmak senin görevin.”
Bir akşam işten eve dönerken telefonum çaldı. Annemdi yine. “Mert bugün çok kötüydü. Doktoru aradım, ama sen olsaydın daha iyi olurdu. Ben yaşlandım Elif, dayanamıyorum artık.” Sanki her kelimesiyle içimde bir düğüm atıyordu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. İstanbul’un kalabalığında yalnızdım; ama kasabada annemin yanında olsam da yalnız olacaktım biliyordum.
Bir gün işyerinde patronum bana yeni bir projede yer almamı teklif etti. Hayatımda ilk defa kendimi değerli hissettim. O an karar verdim: Artık kendi hayatımı yaşayacaktım. Annemi aradım ve ona İstanbul’da kalacağımı söyledim. “Sen bencilsin Elif!” diye bağırdı telefonda. “Kardeşini ölüme terk ediyorsun!” O an içimde bir şeyler koptu. Gözyaşlarımı tutamadan telefonu kapattım.
Ertesi sabah valizimi topladım ve kasabadan ayrıldım. Annem arkamdan bağırıyordu: “Bunu bana yapamazsın! Mert’i nasıl bırakırsın?” Ama ben dönüp bakmadım bile. Otobüsün camından dışarı bakarken çocukluğumun geçtiği sokakları son kez izledim. İçimde hem bir özgürlük hissi hem de tarifsiz bir suçluluk vardı.
İstanbul’a döndüğümde hayat yeniden başladı benim için. Kendi evimde sabah kahvemi içerken sessizliği dinledim. Kimse bana ne yapmam gerektiğini söylemiyordu artık. Ama geceleri annemin sesi kulaklarımda yankılanıyordu: “Sen nasıl bir ablasın?”
Bir gün işten eve dönerken kapının önünde bir zarf buldum. Annemden gelmişti. “Elif’im,” diye başlıyordu mektup, “Sana kızgın değilim ama kırgınım. Mert seni çok özlüyor. Ben de… Bazen düşünüyorum da, belki de seni fazla sıkıştırdım. Ama insan çaresiz kalınca en yakınına sarılıyor.” Mektubu okurken gözyaşlarım süzüldü yanaklarımdan.
Aradan aylar geçti. Annemle konuşmalarımız azaldı ama bitmedi. Mert’le görüntülü konuşmalar yaptık bazen; bana resimlerini gösterdi, ben de ona yaptığım tasarımları anlattım. Annem hâlâ sitem ediyordu ama artık eskisi kadar sert değildi.
Bir gün işyerinde arkadaşlarımla otururken konu aileden açıldı. Herkes ailesinin kendisinden beklentilerinden bahsediyordu. O an anladım ki yalnız değilim; birçok insan ailesinin yükünü sırtında taşıyor ve kendi hayatını yaşamak için mücadele ediyor.
Geçen hafta kasabaya kısa bir ziyaret yaptım. Annem kapıyı açtığında gözleri doldu ama sarıldı bana. Mert’in odasına girdiğimde kardeşim gülümsedi: “Ablam geldi!” dedi sevinçle. O an içimdeki suçluluk biraz hafifledi.
Şimdi İstanbul’a döndüm ve kendi hayatımı kurmaya devam ediyorum. Annemle aramızda hâlâ mesafeler var ama artık biliyorum ki bazen kendimiz için de yaşamamız gerekiyor.
Sizce insan ailesinin yükünü taşımak zorunda mı? Yoksa kendi hayatımızı seçmek bencillik mi? Ben hâlâ cevabımı bulamadım…